Bugün (Bizans Eserleri Müzesi) halinde bulunuyorsa da fetihten sonra İstanbulda Türkler tarafından tesis edilmiş olan İslam ma’bedlerinin en eskisi olduğu için ona dâir de biraz ma’lûmat vermeyi münasib gördüm.

          Kilise, cami ve müze olmak gibi tahavvülâta uğrayan bu bina, Roma imparatorlarından en evvel hıristiyan olan Büyük Konstantin tarafından (M.325) senesinde ahşab olarak yaptırılmış, imparator (Erkadyüs) zamanında yanmış, oğlu (Teodosyos) devrinde gene ahşab olarak inşa edilmiş, İmparator (Jüstiyanüs) ün hükümetinde çıkan bir ihtilalde tekrar yanması üzerine kâgir olarak yapılmaya başlanmış ve (M.548) de tamamlanmıştır.

          Mimarları (Antimyos) ve (İsidor) isimli iki üstaddır.

          Kamusülâlemde deniliyor ki <<Ma’bedin şarktan garbe olan tûlü 269, şimalden cenûba olan arzı 243, yerden büyük kubbenin ortasına kadar olan irtifâı dahi 188 kademdir.>>

          Hitamında içerisine girip te tezyinatını gören Jüstiyanüs, mescid-i aksâyı yaptırmış olan Sülenman Aleyhisselâmın ruhaniyetine hitaben –Ey Süleyman; ben seni geçtim<< diye öğünmüş ve Romada zuhûr etmiş olan (Sofya) isimli bir âzize nâmına olarak kiliseye (Ayasofya) adını vermiştir.

          Zamanlar geçtikçe ve lüzum görüldükçe imparatorlar tarafından ba’zı tâmirat ve tezyinat ta yaptırılmıştır. Fâtihin kumandasındaki Osmanlı ordusunu hücumuyla 857 Cümadelâhiresinin 20 nci ve 1453 Temmuzunun 12 nci günü İstanbul alınmışı Ayasofya kilisesi Câmi’e tahvil edilip ilk cum’a namazı orada kılınmıştı. Mihrâbı ile minberi ve sağ köşesindeki tuğla minare ile hâremindeki medrese Fatihindir.

          Bu medrese bir katlı olarak inşa edilmişti. İkinci Bayezid, ona bir kat ve camiin sol tarafına ikinci bir minare ilave ettirdi.

          Kanunî Sultan Süleyman, Macar istandan ganimet olarak getirilmiş olan iki şandamı ihrâbın önüne koydurdu.

          İkinci Sultan Selim – şimdi Alemdar caddesine nâzır – kâgir iki minare binâ ve divarların tahkimi için dirsekler vaz’ettirdi.

          Üçüncü Sultan Murad, ma’bed dahilinde – su içmek ve abdest almak için mermer iki küp kondurmuş biri müezzinlere mahsus olmak üzere dört tane mahfil bina ettirmiştir. Vâz kürsüsü, Dördüncü Sultan Muradın, kubbeden sarkan top kandil Üçüncü Sultan Ahmedin, Mahfili hümâyun ile sağ taraftaki kütüphane ve hariçteki şadırvan birincisi Sultan Mahmudun eseridir.

          Şimdi, şu zikrettiğim şeylere dair bildiklerimi arz edeyim.

  1. Bina, şarka müteveccih olarak yapıldığı için mihrâb kıbleye çevrilmek üzere sağ tarafa mâyil olarak konulmuştu.
  2. Minberde sağlı sollu iki sancak vardı ki Hazreti Peygamberin şebekesi dâhilinin perdesi kumaştan yapılmıştı. Feth alâmeti olan bu sancaklar Elhamdülillah hâlâ durmaktadır.

          Ayasofya tahibleri minbere çıkarken k’ını içinde duran bir kılıçla çıkarlar, inerken onu minber kapısının iç tarafına dayarlardı. Bu da orasının kılıçla fethedildiline işarettir, denilirdi. Halbuki Resuli Ekram sallâllahualeyhi vesellem seferde nutuk irâd ederken ya kılıca, yahud yaya: hazarde hutbe okurken de asaya dayanırdı. Hicaz kıtası bizde iken Mekke ve Medine hatibleri minbere âsa ile çıkarlardı.

  • Kursu, halka – bilhassa Cuma günleri – nasihatta bulunacak vâıza mahsus idi. Bu vâız, hükümet tarafından ta’yin edilirdi. Hükümetin ta’yin ettiği vâ’ızlar evvelce tekke şeyhlerinin âlimlerinden intihab ve münhal vuku, bulundukça terfi edilir idiler bunlara (Katar şeyhleri) denilirdi. Bu katarın müntehası Ayasofya kürsü şeyhliği idi.(1)

          Benim yetiştiğim Ayasofya kürsü şeyhlerinin en değerlisi Manastırlı İsmail Hakkı efendi idi ki, hem âlimdi hemde muntazam söz söylerdi. A’yan âzâlığına ta’yin olunduğu halde câmideki vazifesine devam ederdi. Birgün kürsüden inerken düşmüş ve bacağı kırılıp ölümüne sebeb olmuştu. Halk ise bu kazayı ittihadcı oluşuna ceza telekki eylemiş.(!)

          Tuğla minare: camiin sağ köşesinde ve yanan adliye binâsının karşısında olup kaidesi yanında kahveci, tütüncü ve aşçı dükkânlar ile (Tuğla minare dibi) diye ufacık bir çarşı peydâ olmuştu. Öradaki aşçının sade yağ ile kızarttığı lokma pek meşhur olduğundan boğazını sevenler, o lokma için uzaklardan gelirdi. Şimdi o dükkânlar tamamile kaldırılmıştır.

  • Medrese, camiin hareminde sol tarafında olup içinde değerli âlimler ders okutmuşlardı. (Darulhilâfe medârisi) teşkilâtında ben de orada bir sene İslâm tarihi müzakere eylemiştim, Esef olunur ki öyle esk ve tarihi bir binâ yıktırıldı. İkinci minârenin İkinci Bayazıd, üçüncü ve dördüncü minârelerin ikinci Selim irâdesile yapıldığını söylemiştim. Ramazan mahyeleri, bu üçüncü, dördüncü minareler arasında kuruldu. 68 nushaya kadar çıkardığım şa’ban 1339 tarihli 10 uncu sayısında mahya münasebetiyle şöyle bir fıkra yazmıştım.

          <<Şeyhülislâm-ı esbak Hayri beyin Evkaf nezâretinde bulunduğu ve Cevâmi’şerifeden ba’zılarının elektrikle tenvir olunduğu sırada mahyalerin elektirikle yapılması hevesine düşülmüş, Ayasofya minarelerine sâbit bir (Yâmîn) levhası asılmıştı. Her gece ayni kelimeyi parlak bir surette gösteren bu usûl, bizim gibi köhnepesend olanlar nazarında mahza itiyad ve zevk cihetin hoş görünmedi. Çünkü bunda (sâir mahyalarda olduğu gibi) o leylÎ tenevvü ve şairene tenevvür yoktu. Manzarasında da bir yabancılık hissediliyordu.

  • Levhalar Câmi dahilinde nefis yazılı levhalar vardı. Bilhassa İkinci Sultan Mahmudun, Yesari zâdenin celi ve ta’lik yazıları nazarı takdiri celbederdi.

          İsmi Celâl ile ismi nebi ve çaryar isimlerini vaktiyle (Tenekeci zâde hattat İbrahim efendi) yazmış (2) Sultanı Abdülmecid devrinde imam-ı Sultani ve Kazasker Mustafa İzzet Efendiye (3) tekrar ve camiin iki tabaka arasını kaplayacak büyüklükte yazdırılmış ve duvarlara astırılmıştı. İsmi Celâlin elifi altı arşın uzunluğunda olduğu söylenirdi. Hattâ abdiâciz bu sözden ilham olarak bir gazelimde: Her gören Allah ! der ey kaamet-i bâlâ seni. Lafzatullahın bülend elf-i celâli sen misin ? demiştim.

          Câmi, müzeye tahvil edildiği sırada diğer levhalarla kaldırılmış bunlarda yerlerinden indirilmiş, fakat kapılardan sığmadıkları için kürsünün arka atrafındaki duvara dayatılmış ma’bedin dahili çırçıplak ve hazin bir manzara almıştı.

          Madde ve san’at itibarile gayet kimetli ve bir daha yazılmaları gâyri mümkin bulunan bu antika levhalar bir müddet metrûk bir halde kaldıktan sonra ahiren eski yerlerine vaz’edilmiştir.

          İndirene teesüf, yerine takdırana teşekkür olunur.

(Sonu var)

  • -Kürsü şeyhlerinin matlub veçhile yetişmesi için bir medrese açılması hükümetçe düşünülerek Bayezid medresesinde (Medrese-tülvâizin) nâmile bir müessese vücude getirmişti. Sonra Bayezidden Süleymaniyeye giden cadde üzerinde (Medresetülkuzat) namile bir bina yapıldı.

          Ve orta katı kadı yetiştirmeğe, üst katı da (Medresetülirşad) namile vâiz yetiştirmeğe tahsis olundu. Benim ikisinde de dersim vardı. Kuzat medresesinde (Resmi kitâbet) irşad medresesinde de (İslam tarihi) okutuyordum. Bundan dolayı bugün câmilerdeki resmi vâizlerin ekserisi benim talebemdir. Bu bina şimdi Üniversite kütüphanesidir.

          (2) -İstanbullu olup Erzurumlu Hâlid Efendiden meşk aldığı, Üsküdardaki yeni câmiin çinileri için İznik’a gidip orada onları yazdığı, Ayasofya camiindeki Elvahî şerife de bunun yazıları olduğu ve bin tarihinden evvel vefât ettiği Müştakzâdenin (Tuhfetülhattatiyn) inde kayıdlıdır.

          (3) -Tosyalı olup şehzâdelerin yazı muallimliğinde ve padişah imamlığında bulunmuş, hicri 1294 de vefat ederek Tophanedeki (Kadirhane) haziresine gömülmüştür. Zamanındaki hattatların reisi olduğu gibi şâir, Neyzen ve musikîşinas idi. Şefik beyi, Muhsin Zâde Abdullah beyi, Vahdeti, Abdullah Zühdi ve Burdurlu Osman efendileri yetiştirmiştir.

          Sicill-i Ösmanî, Yesarî Zade Mustafa İzzet efendi ile bunu karıştırmıştır.

(İslam Yolu Mecmuası, 1. Cilt 65. Sayı, 29 Aralık 1949, Sayfa 2)