Tarih: Ayasofya

0
114

Bismillahirrahmânirrahîm…

Kelime olarak Arapça’da: açmak, hükmetmek, galibi- yete ulaşmak anlamlarına gelir FETİH. Fetih; ülkelerin, şehirlerin kapılarını Allah’ın buyruğunu yaymak ama- cıyla İslâm’ın meşru gördüğü metotlar çerçevesinde Müslüman idaresi altına almak demektir. Fetihlerde tek gaye; ‘İlâ-yı Kelimetullah’ yani Allah’ın mesajını yay- maktır. Asla bir istila yahut işgal değildir fetihler.
Bu sebeptendir ki fethedilen yerlerde halkların inanç- ları, yaşamları üzerinde asimile edici politikalar uygu- lamamak, kendisiyle savaşmayanlara dokunmamak esastır. Eğer bir yer fethedilirken halk teslim olmayıp di- renirse ve kılıç kullanmak suretiyle fethedilirse ‘kılıç hakkı’ olarak fethi gerçekleştiren güç tarafından o şehirdeki herhangi bir yapıt fethin sembolü olarak dönüştürülür. Gelenek olarak en büyük kilise, katedral, sinagog vb. dönüştürülmüş çünkü; bu o yerdeki egemen gücün değiştiğini ve o bölgenin Müslüman hakimiyetine gir- diğinin mesajıdır’.
Mekke’nin fethinden sonra miladi 635 yılında, mücahitler Hakk’ın buyruğunu bildirme sevdasıyla cihana yayılırken Ebu Ubeyde bin Cerrah ve Halid bin Velid ile komutalarındaki askerler o zaman bir Rum diyarı olan Şam’ı fethe yönelmişti. Şehrin bir tarafından Halid bin Velid Hz.leri ve komutalarındaki birlikler kendilerine karşı konulduğu için kılıç kullanarak ilerliyor, şehrin en görkemli kilisesine doğru yaklaşıyordu. Şehrin başka tarafından ise Hz. Ebu Ubeyde bin Cerrah ve askerleri şehre giriyor ve halk karşı koymadığı için kılıç kul-
lanmadan ilerliyordu. O’nun da hedefinde şehrin en büyük kilisesine girmek vardı. İkisi de aynı anda, ayrı kapılardan bu kiliseye girip ortasında buluştu ve bu büyük zafer için birbirlerini tebrik ettiler. Halid bin Velid kilisenin camiye çevrilmesini isterken, Ebu Ubeyde buna karşı çıkmıştı. Zira kendisi kılıç kullanmadan bu kiliseye kadar ulaşmıştı. Ebu Ubeyde Hz.lerinin önerisi üzerine şehrin yarısı kılıçla fethedildiği için kilisenin yarısı camiye, çevrildi. Zira bu Halid’in ‘kılıç hakkı’ şehadet şerbetini içen askerlerinin anısıydı. Kilisenin diğer yarı sına dokunulmadı…
Herhangi ideali olmayan manevi yönden zayıf orduların başarı şanslarından söz edilemez. Tarihin en büyük zaferlerini incelediğimizde, örneğin Çanakkale, maddi imkanların yanında büyük bir inançla yapılan mücadelelere rastlarız. İslâm fetihlerinde başarıyı sağlayan ana unsurun dini heyecan ve Nam-ı Celili Muhammed (a.s.m) ’i tüm ci- hana hakim kılmak davasının esas olduğunu görürüz. Zira Efendimiz’in küçücük bir ashaba aşıladığı o sınırsız şevk ve heyecanı başlangıç noktası kabul edersek İslam Devleti sınırlarının ne denli büyüdüğünü anlamlandırmakta daha rahatlık çekeriz.
Yeryüzüne ezeli bir ‘Aşk’ ve ebedi bir ‘dava’ için gönderilmiş olduğunun şuurunda olan Müslümanlar o dava amacına ulaşana kadar, dünya üzerinde kendilerinde huzur bulmaya ve istirahate imkan görmemişlerdir.

İslâm orduları yeni inen dinlerinin verdiği heyecanla hicretten çok kısa bir süre sonra Bizans’ı yenip Suriye’yi alıyor, akabinde Sasani Devletini ortadan kaldırıp İran’a ve oradan da yine kısa bir sürede Mavera- ünnehir, Buhara, Semerkand gibi Türk şehirleri ile Asya ortalarına kadar ilerliyor ve Türkler kitleler halinde İslâm’a geçiyordu. Türklerin bükülmez bileği ve korkusuz yüreği İslâm ile birlikte ebedi bir ruh ve davaya sahip oldu. Bu ruh Alparslan, Kılıçarslan oldu, Selahaddin oldu, Ertuğrul, Osman, Orhan oldu… Ve o kutlu dava nice serdarından Fatih’in eline geldi…
Efendimiz (a.s.m) çokça bilinen o meşhur hadisinde:
‘Kosntantiniyye mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden asker ne güzel askerdir.’
buyurmuşlardır. Bu hadisi gaybi haberden farklı olarak Müslümanlar için konulmuş bir nevi ‘kızıl elma’ olarak değerlendirmek gerektiği kanaatindeyim. Yani Konstantiniyye’nin fethi için ümmeti şevklendirmek ve o fethi gerçekleştirecek olan komutan ve askere dua ederek bu fethi bütün İslam ordularının rüyası haline getirmek…
Seneler ilerlemiş Müslüman Devletler dünyanın dört bir yanına hükmetmeye başlamıştı. Gelip geçen bir çok sultanın, hakanın rüyası Konstantiniyye’yi fethedip peygamber övgüsüne nail olmaktı. Fakat Konstantin, Müslümanlara karşı direniyor adeta kapılarında İslâm’a karşı kilit üstüne kilit vuruluyordu. Defalarca kuşatılsa da surları aşılamayan Roma İmparatorluğunun öz çocuğu Bizans, kibirle kendilerinin asla yenilemeyeceğini söylüyor ve Bizans’ın ileri gelenleri tekrar Osmanlı ve Müslümanlara kaptırdıklarını düşündükleri toprakları geri alma projeleri üretiyorlardı.
Zihnini Molla Gürani’nin nakşettiği Akşemseddin’in üzerine titrediği idealist bir şehzade yetişiyordu. Günümüz  akademisyenlerinin bir ömürde öğrendiği ilimden daha fazlasını ‘çocuk’ denecek yaşta tahsil etmişti. Akranları oyunlar oynarken, çocukluklarını yaşarken o Konstantiniyyeyi fethedeceği günün hesabını ya- pıyordu. Planları dahilinde fetihten bir yıl önce bo- ğazın kuzeyini kontrol altına almak amacıyla doksan gün gibi kısacık bir sürede Rumeli Hisarını inşa ettirmiş, bizzat kendisinin de çizimlerini yaptığı ve çağın belki en teknolojik savaş silahı ‘şahi’yi geliştirmiş ve nice top döktürmüştü. Fetih için Konstantin surlarının önlerine dikilmeden önce memleketteki bütün hocanın, alimin, evliyanın, ulemanın duasını almıştı.
İmparatora şehri mukavemet göstermeden teslim etmesini istemişti fakat; karşısındakiler genç sultanı fazla küçümseyip bu talebi reddetmişlerdi. Bu harp bir imtihandı. Koca yürekli sultanın vermesi gereken bir imtihan… Savaş kızışıyor fakat şehir düşmüyordu. Günler ilerledikçe askerin motivasyonu düşüyor, bazı paşalardan çatlak sesler çıkmaya başlıyordu. İmtihan içinde imtihandı, sabretmek gerekiyordu. Genç sultan atını denize sürecek kadar heyecanlıydı. Kararlıydı. “Ya ben Konstantiniyye’yi alırım ya da Konstantiniyye beni.” diyordu. Bu saatten sonra ya şehadet şerbetiy- di içilmesi gereken ya da emsalsiz bir zaferdi kazanıl- ması gereken. 28 Mayıs pazartesi günü (Efendimiz de pazartesi günü doğmuştur.) Hz.Akşemseddin’in öneri- siyle tüm ordu ibadet ve dualar etmeye başlamıştı. O gün tek bir ok bile atılmamıştı. Ertesi gün yapılacak saldırılara hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Ordu- da tam bir sessizlik hakimdi. Sultan Mehmed safları tek tek dolaşarak askerini yüreklendiriyordu.
29 Mayıs sabahı namaz kılındıktan sonra ordu dinç bir şekilde savaş düzeni almıştı. Tekbir sesleri Bizans surları içinde yankılanıyor, neferlerin yüreğindeki iman ateşi savaş meydanını kavuruyordu. Nihayetinde Ulu- batlı Hasan’ın da içinde bulunduğu 22 kişilik grup surlara tırmanmış yoğun top atışları ve ok yağmurları arasında burca sancağı dikmeyi başarmıştı. Dikilen bu sancak Konstantiniyye’nin karanlığının nurla buluşması- nı sağlıyordu. Binlerce yıllık Roma şehri İstanbul olup el değiştiriyordu. Yalnızca bir imparatorluk tarihten silinip atılmıyordu, bir çağ kapanıp; yeni bir çağ açılıyordu. Milyonlarca yıllık dünya tarihinde başka hangi ‘zafer’ böyle bir misyon üstlenmişti ki?

Hangi fetih ‘çağ’ değiştirmişti? Bu ‘fetih’ bir başka idi. Nice zafer kazanan hangi Müslüman hükümdara ‘Fa- tih’ ismi verilmişti?
Fatih büyük bir vakar ve tevazu ile; yanında mürşidi Akşemseddin ve arkasında mücahidleri şehre giriyor- du. Hediyeler vermeye çalışan halka hocasını işaret edecek kadar alçak gönüllüydü. Şehrin en ulu ma- bedine, Bizans’ın sembolüne; Ayasofya’ya ilerliyordu. Korku ile oraya sığınmış yerli halka; “Artık canınız ve malınızın bekçisi benim. İbadetlerinizde hürsünüz, iste- diğiniz camiinin yanına kilisenizi açabilirsiniz.’’diyordu. Şehir halkı Fatih’ten zulüm ve kahır beklerken kendi im- paratorlarından görmedikleri hoşgörüyü görüyorlardı. Vergilerinde ve davalarında daha adil bir yönetim anlayışı geliyordu. Nitekim İstanbul’un fethinden sonra Fransa merkezli bir haçlı ordusu hazırlayanlara pisko- poslar; ’’Hayır, bizi kurtarmaya gelmeyin. Biz Türk hüküm- darıyla çok iyi anlaştık ve sizi istemiyoruz’’ demişlerdi. Bu fetih asla sadece ‘askeri zafer’ olarak görülme- meydi. Çünkü beraberinde getirdiği ‘kültür devrimi’yle Müslüman olmayan halklar üzerinde de müspet izler bırakmış içten bir takdir ve bağlılıkla yöneticilere yak- laşmışlardı. Yalnızca şehir değil kalpler de fethedilmişti. Şehir kılıçla alınmış, nice şehit verilmişti ve bunun bir diyeti vardı. Ayasofya Camii olmalıydı. Bu Fatihin ’’kılıç hakkı’’ydı. Şehre artık Müslümanlar hakimdi ve bunun bir imzası olmalıydı. Fetihten sonra derhal Ayasof- ya’nın camiiye dönüştürülmesi için emri vermişti Sultan Fatih. Kısa bir sürede kilise camiiye dönüşmüş kubbe- lerine İslâmın havası sindirilmiş, cuma gününe namaza yetiştirilmişti. Dört adet müezzin görevlendirilmişti. Ve ilk kez selâ verilmiş, sonra ezan okunmuştu. Bilali nida ile Ayasofya minarelerinden İstanbul semalarına gül kokusu serpiliyordu. Ulubatlı’nın burca diktiği ilk bay- raktan sonra İstanbul’un ruhuna; Ayasofya’ya Türk’ün bayrağı çekiliyordu. Peygamberin övgüsüne mazhar olmuş bir ordu İstanbul ufuklarına o kutlu peygamberin hizmetkarı olduğunu haykırıyordu.
Not: Ayasofya’yı camiiye dönüştüren Sultan Fatih şehirdeki bir çok kiliseye dokunmamıştır. Nitekim küçük Ayasofya olarak bilinen yer de onun döneminde kilise olarak kalmıştır. O devirlerden asırlar sonra 20. Yüzyılın hümanist (!) Avrupa’sında, Osmanlı’nın çekildiği top-
raklardaki camiilerin, hanların,t ekkelerin çoğu ne hale getirilmiştir? Osmanlı torunlarına nasıl muamele edilmiş- tir? İyi araştırılması gerekir.

Ayasofya’nın fethinden sonra Fatih’i şu vakfiyeyi yazdırmıştı: “İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla kim bu Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse onu iptal veya tedile koşarsa, fasit veya fasık bir teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya Camisi’nin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederlerse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirlerse ve hatta yardım ederlerse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkarlar, camilikten çıkarırlar ve sahte evrak düzenleyerek, mütevellilik hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterler- ine kaydederler veya yalandan kendi hesaplarına geçirirlerse ifade ediyorum ki huzurunuzda, en büyük haram işlemiş ve günahları kazanmış olurlar.
Bu sebeple, bu vakfiyeyi kim değiştirirse;
Allâh’ın, Peygamber’in, meleklerin, bütün yöne- ticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebedi- yen LANETİ ONUN VE ONLARIN ÜZERİNE OL- SUN, azapları hafiflemesin onların, haşr gününde yüzlerine bakılmasın.
Kim bunları işittikten sonra hala bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır.
Allâh’ın azabı onlaradır.
Allâh işitendir, bilendir.’’
Bu onun vasiyetiydi.
Şu oldu, bu oldu… Peygamber övgüsü almış bir za- tın bedduasına muhatap olmaktan çekinmeyenler asırlarca bu milletin iftihar tablosu olan Ayasofya’nın minarelerinde okunan kadim besteyi susturdu, halılarını kaldırdı, kapısına zincir vurdu. Zaferlerle dolu mazimizin en büyük kahramanlarının baş koyduğu yerler çiğnen- di, çiğneniyor. Ayasofya yalnızca bir madde değil  manaydı ve bu yüzden çiğnenen onun beton zemini değil Türk’ün şerefli hatıralarıydı.
Kime ya da neye yaranılmak için yapılırdı ki bu? Haçlı seferlerinde İznik yakınlarında yakaladıkları Türk çocuk- ların bedenlerini parçalayıp, etlerini şişe takıp henüz pişmeden yiyen F.Bretano’nun tabiriyle ’’vahşi hayvan sürülerinden farksız’’ olan haçlıların zihniyeti değişmiş miydi? On binlerce Müslümanı şehit ettikten sonra Ku- düs’te Hz.Ömer Camiine sığınan, içlerinde kundaktaki bebeklerin dahi bulunduğu binlerce kişiyi de katle- den bu zihniyetti. Endülüs engizisyonları, Kazıklı Voy- vodalar… Ulu çınar devrilirken Balkanlarda, Kafkas- larda olan katliamları hatırlayın. Peki ya Fransızların Cezayir katliamı? Daha dün Avrupa’nın göbeğinde, Bosna’da camiiye saklanan kadınlara dahi tecavüze yeltenen azgın Sırp askerlerini ne çabuk unuttunuz… Zihinleri yozlaşmış, bellekleri yanmış, aşağılık komplek- sine bürünmüş ‘içimizdeki İrlandalılar’ artık aşığı olduk- ları batılıların ‘‘Türk’’ ve Müslümanların kimliğine olan nazarını öğrenmelidir. Ne kadar çabalarlarsa çaba- lasınlar asla ‘batılı’ ya da ‘modern’ olarak görüneme- yeceklerdir onların gözüne.
Batı’nın zalim zihniyetinden inim inim inleyen birçok dine mensup insanın kurtuluş yurdu bu topraklardı. 15.asır- da İspanya Musevileri, 17.yy’da Macar Kalvenistleri, Silazya Protestanları ve daha niceler, dindaşı kimse- lerden görmediği hoşgörüyü bu topraklarda görüyor, minnetle bu milletin alicenaplığına sığınıyordu.
Ahlakımızla, ihsanımızla dünyaya insaniyetin ne demek olduğunu öğreten tarihimizle barışık ‘Yeni bir Türkiye’ vurgusunun yapıldığı bugünlerde yapılması gereken ilk adım; Türkiye’nin boğazına bağlanmış bir düğüm olan Ayasofya’nın kapılarındaki zincirleri biran önce kırmaktır.
Alemlere rahmet olarak gönderilmiş iki cihan peygamberinin övgüsüne mazhar olmuş kutlu bir hükümdarın vasiyetine sahip çıkmak; onun evlatlarının boyun borcudur!

 

Muhammet Alperen Gezer

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here