Başörtüsü, Üniversite ve Gençlik

0
98

Evvelâ şunu söylemek isterim. Yaklaşık iki aydır bu konuda bir yazı yazmayı düşünüyordum. Bu yazıyı yazmadan evvel, belki bir bayan, -başörtüsü konusu da dâhil olduğu için- bu konuda dişe dokunur bir yazı yazar diye bekledim. Ancak, takip edebildiğim kadarıyla, bu konuya geniş perspektiften bakan bir yazıyla karşılaşamadım. Bu sebeple, bu konuda yazı yazmayı kendime bir borç bildim. Meşhur bir söz vardır: “Bardağı taşıran ilk damla mıdır, yoksa son damla mıdır?” Şüphesiz bu yazıyı bana yazdıran sebep, yazı yazma isteği değil; gördüğüm, şahit olduğum olaylar karşısında duyduğum üzüntüden zuhur eden düşüncelerin izdüşümüdür.

Başörtüsü, ülkemizde yıllarca farklı kesimdeki insanlar tarafından tartışıldı. Aslında adına pek de tartışma denilemez, zira tartışma olması için düşüncelerin fikir boyutuna ulaşması gerekir. Kemalistlerin ve devrimcilerin başörtüsüne bakışı, tabiî olarak İslâmcıların başörtüsüne bakışından farklıydı. ‘Başı örtülü beyni kapalı, yarasalar, örümcek kafalılar’ gibi absürt ifadelerle, insanın kendisini yetiştirmiş, geliştirmiş olmasını; başı açıklığa bağlayan yaralı bir bilincin refleksiyle meseleye yaklaşılıyordu. Abdülkerim Suruş, başörtünün kadının doğasıyla bütünleşen metafizik bir anlamı olduğunu söyler. Buna karşılık ed-dine mesafeli insanlar ise, başörtüsünün kadını kapatmanın ve ezdirmenin aracı olduğunu söylüyorlardı. Fransız İhtilâli’nin nur topu gibi çocuklarından biri olduğunu iddia ettiği ‘eşitlik’ ilkesi de kadınların bağrını delip geçmişti. O zamanlardan şu meşhur sözüyle “İdam sehpasına çıkan kadının, konuşma kürsüsüne de çıkmaya hakkı olmalıdır.” hatırlayacağımız Fransız düşünür, Olympe de Gougos, ihtilâlin beyannamesindeki maddelerin kadını hiçe saydığını belirtmekten geri durmayıp, neredeyse kadınları savunan tek kişi olarak karşımıza çıkıyordu. Çünkü beyannamedeki vatandaştan kasıt erke olanlardı.(erkeklerin de sadece zengin olanları) O, oraya kadınların da yazılmasını istiyordu. Böyle bir hak mücadelesini vermekteydi Gougos. Tarih boyunca bayanların hem bireysel hem de toplumsal düzeyde aşağılanması, yükselen bir feminizm dalgasını da beraberinde getirdi. Türkiye’de 1960’lardan ve 1970’lerden itibaren yükselen feminizm dalgası, kendi içinde bir sorunla karşı karşıya idi. Çünkü bu hareketin içerisindekiler, kadınların haklarını savunma ve çağdaş düşünce bağlamında, kendi zihniyetlerince başörtülü kadınlara da mesafeli idiler. Nitekim 28 Şubat döneminde başörtülü kadınlara bilimsel(akademik) düşündüğünü iddia eden güruh tarafından yapılan haksızlıklar, gözümüzün önündedir.

Başörtüsünün kabataslak olarak ülkemizde böyle bir serencamı vardı. 2000’li yıllardan sonra özellikle kamuda başörtünün serbest olmasıyla beraber, başörtülü bayanların sayısında bir artış meydana geldi. Konumuz itibariyle başörtüsünü, üniversite ve gençlik konularıyla ilintili olarak ele almak istiyorum. Başörtüsünün kamuda serbest olması, hâliyle üniversite okuyan başörtülü bayanların da sayısında bir artış meydana getirdi. Üzülerek belirtmeliyim ki, bu çağın imtihanı kendisini ‘en net şekilde’ üniversitede göstermektedir. İsmet Özel, “Başörtüsü, yürürlükte olan dünya sistemine karşı, söyleyeceği sözü olmayan bir bayanın kıyafeti olamaz,” der. Bu bağlamda önümüzde cevaplanmayı bekleyen şöyle bir soru var: “Başörtüsünü niye takıyoruz?” Elbette bu soruya herkes kendi zaviyesinden cevap verecektir. “Ameller niyetlere göredir,“ şiarından hareketle, Mecelle’nin 2. maddesinde “Bir işte niyet neyse, hüküm ona göredir,” ifadesi geçer. Nasıl her erkeğin sakal bırakma nedeni sünnet olması sebebiyle değilse, her bayanın da başörtüsü takma sebebi aynı değildir. Kimisi kendisine başörtünün yakıştığını düşündüğü için, kimisi saçları döküldüğü veya beyazladığı için, kimisi tarz için, kimisi örf ve âdetten ya da aile baskısından çekindiği için, kimisi de gerçekten Allah’ın emri olduğu için tercih etmiştir. Erkek olsun veya bayan olsun, toplum içinde yaptıkları hareketleri dikkatli bir gözle irdelenirse, sakal bırakma/bırakmama, başörtüsü giyme/giymeme tercihlerinin sebebi kendisini rahatlıkla belli ettirecektir. Bizler insanlar olarak, hesap sorma konumunda değiliz. Hesap soracak olan Allah’tır. Başörtüsünün serbest olması, başörtü firmalarını da tabiî olarak harekete geçirdi. Modaya uygun başörtüleri üretilmeye başlandı. Martin Scorsese’in ‘Masumiyet Yaşı’ filminde modayla ilgili olarak, “Moda, düşünecek daha önemli şeyleri olmayanların uğraştığı şeydir.” cümlesi geçer. Demin dediğim gibi, başörtü takan her bayanın İslâmî idealleri benimsediğini söyleyemeyiz. Ancak, ahlâk davası başörtüsünü de kapsadığı için zorunlu olarak başörtü takan/takmayan, sakal bırakan/bırakmayan her insan ahlâklı olmak zorundadır. Yaptığı eylem aynı olmasına rağmen, başörtülü bir bayanın bir erkekle toplum içinde uygunsuz hareketler içerisinde bulunması, başörtülü bayanın İslâmî idealleri olmasa bile, algı olarak müslümanların menfi anlamda tanıtılmasına sebebiyet verecektir. Bu şekilde samimi olan bayanların ve erkeklerin de iyi niyetleri toplum nezdinde buharlaşacaktır. ‘Soraya’yı Taşlamak’ veya ‘İki Düşünce Arasındaki Sessizlik’ filmlerinde olduğu gibi suçu tamamen bayanlara atfetmek ve onların yükünü ağırlaştırmaya çalışmak, en hafif tabiriyle insafsızlık olacaktır. Çünkü bayanlar kadar erkekler de hatta aileler de suçludur. İğneyi önce kendimize, çuvaldızı başkasına batıracağız. Yaşadığımız çağa bakarak diyebiliriz ki, bu çağın imtihanı başörtü değil, başörtü ile yapılanlardır.

Ailelerin de suçlu olduğunu söyledim. Bir insana eğitim, dolayısıyla terbiye vermeden ondan müspet hareketler beklemek beyhudedir. Elbette vicdan sahibi her anne baba, çocuğunun ahlâklı ve kendini yetiştirmiş olmasını ister. Ancak, yaşantısıyla ve yaptıklarıyla çocuklarına örnek olmayan ve çocuklarına eğitim vermekten âciz olan anne babaların bu konuda söz söylemeye hakları yoktur. Özellikle kız çocuklarını üniversite nedeniyle gurbete gönderen anne babalar dikkatli olmak zorundalar. “Benim çocuğum öyle şeyler yapmaz,” gibi cümleler sanırım miadını doldurdu artık. Anne baba, çocuğuna(özellikle kız çocuğuna) sahip çıkmak zorundadır. Üniversite hayatımda edindiğim tecrübeyle birlikte söylüyorum ki, insana en çok zarar veren kötü arkadaş çevresidir. Bu sebeple üniversitedeki arkadaş seçimi ciddi mânâda önem arz etmektedir. Bununla beraber, evlilik konusuna da temas etmek isterim. Anne babalar, özellikle üniversite çağındaki evlâtlarını çocuk sıfatından çıkarmaları gerekiyor. “Benim oğlum/kızım daha küçük” gibi cümleler sarf eden anne babalar, büyük bir yanlış içerisindeler. Zira bugün üniversitelerdeki erkekler ve bayanların ilişkileri, evliliği dinî boyutla beraber toplumsal boyutta da zorunlu kılmaktadır. Özellikle üniversite çağındaki erkekler ve bayanların yaptığı zina, evliliği önemsizleştirme çabalarından başka bir şey değildir. Zina yapmaktan geri durmayanlar, evlilik bahsi açılınca “Daha evlenmeye var… Hele bir okulu bitireyim, askerliğe gideyim. Ya da ben daha kendimi evliliğe hazır hissetmiyorum.” gibi cümleler kuranlar kendilerini kandırmaktalar. Leylâ Erbil, anne kavramını ‘zar bekçisi’ sıfatıyla kadının özgürleşmesinin önünde bir engel olarak tasvir etmişti. Yine Peride Celâl, evliliğin kadının özgürlüğünü baltalayan bir kuruluş olduğunu söylemişti. Gördüğünüz üzere, İslâm’ın övdüğü ‘evlilik ve anne’ kavramlarını kendi akıllarınca nasıl çözümlemeye çalışıyorlar. Aliya İzzetbegoviç ve Sezai Karakoç, İslâmî kimliklerinin olmasını annelerinin dindar olmalarına bağlar. Eğer toplumumuzda, evliliğin yaşı büyütülmeye çalışılmasaydı, zinanın üniversitelerde bu kadar yaygınlaşması mümkün olmazdı. Düşünsenize kendisine zina teklif eden erkeğe/bayana, “Ben Allah’tan korkarım, ben sadece evliliğe varım.” diyen bir bayan/erkek ile üniversite hayatını bayanlarla/erkeklerle sarmaş dolaş şekilde geçiren bayan ve erkek bir olur mu? “Temiz erkekler, temiz bayanlara lâyıktır.” “Birikimli ve ahlâklı mü’minler, birikimli ve ahlâklı mü’minelere lâyıktır.” Rasim Özdenören’in ‘Aşkın Diyalektiği’ isimli kitabında dediği gibi, “Hiç şüphesiz aşk, Allah’ın insana yaratılmış olmaktan sonra bahşettiği en büyük lütuftur.” Bayanlarla veya erkeklerle sarmaş dolaş olan insanların ‘Aşk’ söylemine kesinlikle inanmıyorum. Çünkü aşk, rahmânî esintilerin kalbe dokunuşudur. Aşka örnek vermem gerekirse; aşk, Ömer İbn Abdülaziz’in eşi Fâtıma’ya “Boynundaki değerleri mücevherleri devlet hazinesine bağışlamanı istiyorum. Zira ben, seni, beni ve o mücevherleri aynı evde görmekten hoşlanmıyorum” dediğinde, eşi Fâtıma’nın “Ben ne yapayım o mücevherleri, yüzlercesini sana değişmem,” cevabını vermesindeki derûnî ve kalbî hissiyattır.

Müslüman gençler olarak, nefsimizin ve kötü insanların şerrinden Allah’a sığınarak yolumuza devam etmeliyiz. Gençliğimizi mücadelemize şahit kılmaya çalışalım. Alev Alatlı’nın ‘Şimdi Değilse Ne Zaman?’ sözünden mülhem, eğer gençliğimizde ahlâklı olmayacaksak, ne zaman ahlâklı olacağız? Son olarak şunları söylemek isterim. İster üniversite okusun, ister okumasın; çağın ağlarına takılmayan, kötü arkadaşların çağrısına uymayan, kendini yetiştirip muhafaza etmeye çalışan bayan ve erkek kardeşlerime gıyaben de olsa Allah razı olsun demek istiyorum.

Selâm, muhabbet ve dua ile…

Yusuf Bilâl AYDENİZ

04.05.2017

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here