Duygu Protezi ve Şiir Ahlâkı

0
95

“Aşk ahlâkına erenler, ruhlarında hürriyet olanlardır” der Hilmi Ziya Ülken. Aşk, ahlâk ile hemhâl olunca buluğa erer. Zihinsel emekleme dönemini geride bırakmış duygular, şiir kapısının eşiğine doğru ilerlemeye başlar. Bu kapının rengi, kalbin seyreltik yahut derişik kesafetteki ağırlığıyla belirlenir. Duygunun veya şiirin güçlü olması ya da âciz kalması bu aşamada belirginlik kazanacaktır. Çorak bir zihnin mümbit kalbi taşımaya kuvveti yetmediği gibi kadük bir kalp de billûr bir zihni taşıyamayacaktır. Bu nedenle duygu, şiir ve şair mecburen kalp ile akıl arasında bulunan makûl bir noktada buluşmalıdır. Muhammed İkbal’in “Kalp ile aklı evlendirmek” ifadesinin fizibilitesi, bir bakıma şiirin dolayısıyla şairin kaderini belirleyecektir.

Derinlik psikolojisinin kurucularından biri olan Carl Jung, günümüzün en büyük tehlikesi olarak ‘insanın ruhundan kopmuş’ olmasını görür. Psikolojik buhranın gırla gittiği günümüzde, duyguların keşmekeş hâlinin ibraz(açık) olduğunu söyleyebiliriz. Şairler için ‘duyguları yoğun adamlar’ derler. Bu bahis doğru olmakla beraber eksiktir. Çünkü, duyguların yoğun olması şair olmayı gerektirmez. Söz gelimi bir filozofun da duyguları yoğun olabilir. Şairler için ‘duyguyu ve düşünceyi aynı potada eriten insanlar’ ifadesini kullanırsak daha uygun olur. Burada şair olmanın künhüne dair bir parantez açmamız da gerekiyor. Şairler sanıldığının aksine sadece kelimeleri alt alta dizerek bunlardan bir şiir meydana getiren insanlar değildir. Tarihte şairlere baktığımızda, büyük çoğunluğunun bilgin insanlar olduğunu görürüz. Görüldüğü üzere şairde oluşan ilk haslet, aslında duygu değil düşüncedir. Necip Fazıl’ın dediği gibi, “Şiirde başlıca iki unsur vardır: His ve fikir.” Teşbih yaparsak düşünce teleskoba, duygu ise mikroskoba benzer. Düşünce afakî, duygu ise enfüsî hüviyete sahiptir. Parçaları birleştirirsek, şairlerin yaptığı işin duyguları ve düşünceleri ruhun bedenine giydirmek olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle şiiri salt duygu düzleminde ele almak, şiirin cevherini pasifize bir noktaya indirgeyecektir.

Şiir, duygu tufanında akıl gemisine binmeyi tercih etmezse kendi sonunu hazırlayacaktır. Aklın da usturlabının kalp olduğu gerçeğini unutmadan baktığımızda, akıl gemisine kalbi olan düşünceleri yerleştirmemiz gerektiğini anlarız. Akılsız kalp ile kalpsiz akıl bozuk bir fermuarın dişlisi gibi şiiri de boşlukta bırakacaktır. Başka bir açıdan olaya temas edersek, şiir yazma sürecini bir reaksiyona benzetirsek, akıl burada enzim(etkileyen) olarak, kalp ise substrat(etkilenen) olarak karşımıza çıkar.

Duygusal anlamda samimiyetten ve sadakatten vareste bir yaşam tarzının baskın olduğu çağımızda, keskin bir duygu proteziyle karşı karşıyayız. Yamalı duygulardan yaralı ruhlar elde ediliyor. Mevlâna İdris Zengin’in deyişiyle, “Nergislerle çıktığımız yollardan, kolonya şişeleriyle döndük.” Duyguların samimiyetsizliği aynı zamanda şiirlerin de belli bir seviyeye çıkamamasına neden oluyor. Kalp, haz hapishanesinde esir, Abdurrahim Karakoç’un ifadesiyle, ‘akıl karaya vurmuş’ bir hâlde iken, ‘körler ülkesinde şaşılar sultan olur’ sözünde olduğu gibi hiçbir derinliği olmayan şiirler revaçta oluyor. Edebiyat eleştirmeni Terry Eagleton, “Edebî dilin günlük dile sistematik olarak şiddet uyguladığını, bu nedenle edebî dilin göreceli” olduğunu söyler. Edebî dilin göreceli olması gerekli bir durumdur. Zira günümüzde TV’ye çıkarılan insanlardan ortalama olarak 12 yaşındaki bir insana hitap ediyormuşçasına konuşulması istenir. Oysa edebî dilin göreceli olarak da olsa, eşik değerinin düşük olmaması gerekir. Bu eşik değeri düşük olduğunda, -özellikle şiir adına- kelime ve birikim havsalası asgari düzeyde olan insanlar ahkâm kesmeye çalışıyorlar. Duygu protezinden arınıp Kemal Sayar’ın samimiyet için vurguladığı ‘Müslümanın kök hücresi’ tabirini duygularımızla yeniden inşa etmemiz gerekiyor.

Şiir iletkendir. Şiirin etkisi altına aldığı belirli bir manyetik alan vardır. Bu alanın boyutunu, şairin ufku ile toplumun zihnî tekâmülü belirler. Şiir yazılmadan evvel köledir. Şiir yazıldıktan sonra hür olur. Şiir, ustası şair olan, kelimeleri inci gibi ruhun ipliğine dizme uğraşıdır. İsmet Özel’in bir mısraıyla söylersek, “Demiri bir hecenin sıcağında eriyorken görmenin” sırrına ulaşmaktır şiir. Peygamber Efendimiz(aleyhissalâtu vesselâm), “Şiirde hikmet vardır”(1) buyurmuşlardır. Şiirdeki hikmet, Şuarâ sûresini göz önünde bulundurduğumuzda; hem hakkı tavsiye etmeye hem de ahlâka  işaret eder. Şiiri zulüm aracı olarak kullanmak yahut şiirle insanları sapkınlığa veya malaya’ni uğraşlara çağırmak, şiirin ahlâkının dışında kalan durumlardır. Şiiri, Müslüman kimliğimizin dairesi haricinde tutamayız. Şiir bir bakıma şairin birikimiyle yaptıklarının amel defteri hükmündedir. Ahlâkın izole edildiği bir şiir, şeytan sitesinin gönüllü bekçiliğini yapmanın izdüşümüdür. Unutmayalım ki, şiir ahlâk aşısını yaptığı sürece ruhunu diri tutacaktır.

Selâm ve dua ile…

Yusuf Bilâl AYDENİZ

12.01.2017

1* Buhârî, Edeb 90

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here