Felsefenin Sineması, Sinemanın Felsefesi

0
108

Dostoyevski, Gogol için hepimiz onun paltosundan çıktık, der. Bu söz, kapsayıcı bir işlev koduyla kullanılmanın yanı sıra, var olmanın da(son dönem Batı edebiyatı için) estetik bir tanımını içinde saklamaktadır. Şahsi kanaatimce felsefenin Batı’da yükselmesinin en büyük nedeni, İncil ve Tevrat’ın tahrif edilmesidir. Şayet İncil ve Tevrat tahrif edilmesiydi, aklın sınırları(pragmatik, gnostik ve ezoterik) düzlemde bu kadar yayılım göstermeyecekti. Bunu söylerken dinin akıldan bağımsız olduğunu kastetmiyorum. Ellerinde daha doğrusu kalplerinde ilâhi bir kitabın nakşı kalmadığı için, bunun yerine doldurulmak istenen ilk materyal, tabii ki akıl dolayısıyla felsefe olacaktır. Sözgelimi 20.yüzyıl filozoflarından biri olan Bergson’ın ‘akıl tellerini gerdiği’ söylenir. Aklın sınırlarında dolaşmak, lineer(doğrusal) bir doğrultudan ziyade zikzaklı bir doğrultuda hareket ettirir bizi. Bundandır ki, Mevlâna “Aklı sat, aklı al” demiştir. Sinemaya gelince, sinema daha çok tekniğin ürünüdür. İlk sinema filmi, 19. yüzyılın sonlarında tren istasyonlarıyla ilgili bir belgesel olarak kabul edilir. Dikkat edin ‘tren istasyonu’… Tren istasyonu, bize Sanayi İnkılâb’ını hatırlatır. Demek ki, sinemanın bir bakıma sanayileşmenin getirdiği yenilik olduğunu söylersek, yanlış bir söylem kullanmış olmayız.

Gogol’ün paltosu bir bakıma Andrey Tarkovsky’nin aynasına dönüşmüştür. ‘Görüntüler şairi’ ya da ‘sinemayı resmeden adam’ olarak bilinen Tarkovsky; yaşlanmak bir dağa tırmanmaya benzer, çıktıkça yorgunluğunuz artar, nefesiniz daralır, ama görüş açınız genişler diyen İngmar Bergman; anlaşılmadığını düşündüğü için Oscar ödüllerine bile gitmeyen Terrence Malick, 20. yüzyıl sineması için örnek verebileceğimiz ilk kişilerdir.

Felsefe ve sinemayı sanatsal bağlamda ele aldığımızda, Platon, sanatın taklit olduğunu söyler. Bunun yanında Sezai Karakoç, sanatçının işinin yaratılan üzerinden yeniden inşa etmek olduğunu vurgular. Felsefe ve sinema ilişkisine temas edersek, felsefenin doğuşunun sinemayla kıyaslanmayacak kertede eski olduğunu söyleyebiliriz. Günümüze baktığımızda felsefenin sinemasının yapıldığını, sinemanın felsefesinin ise tam olarak yapılamadığını görürüz. Çünkü felsefe, bugün tüm benliğiyle sinemayı ihata etmiştir. Ancak aynı durumu sinema için söyleyemeyiz. Felsefe disiplini, aklın yoğun şekilde kullanılmasını ön görür. Oysa günümüzün okuyan insanları bile daha çok ‘şezlong entelektüeli’ bilincine haiz olduğu için ister istemez felsefe, görüntü sanatının temsilcisi olan sinema karşısında arka plana düşmüştür. Felsefedeki sorgulama, teşrih etme hasleti sinemada kazuistik bir betimlemeye dönüşür. Bu nedenle haklı olarak Nuri Bilge Ceylan, “Bakmayı bilirsek hayat çok renklidir, insan manzarası Dünya’nın en zengin manzarasıdır“der. Yukarıda bahsettiğim üzere felsefenin sineması öyle ya da böyle karşımızda dururken, sinemanın felsefesi flu bir hâldedir. Yani bugün sinemaya ve felsefeye baktığımızda, aynı eksen üzerinde felsefenin insan hayatına göre momenti hâlâ sinemanın insan hayatına göre olan momentinden daha büyüktür. İranlı yönetmenlerden Mecid Mecidi’nin “Eğer bugün Peygamber Efendimiz(s.a.v) yaşasaydı, tebliğ için sinemayı kullanırdı” ifadesi, bana göre zorlama bir yorumdur. Peygamber Efendimiz’in yaşadığı döneme baktığımızda, en büyük ve etkileyici sanatın şiir olduğunu söyleyebiliriz. Ancak kalkıp belagatten ötürü Peygamber Efendimiz’in şiirle tebliğ ettiğini söylersek hatalı bir yorum olur. Nitekim yüce kitabımızda Peygambere şairliğin yakışmayacağı(1) belirtilmiştir. Sinema kitlelere ulaşma açısından önemli ve başarılı olsa da insanları tembelleştirme yönünün de olduğunu söylemek gerekir. Onur Ünlü’nün dediği gibi, film seyretmek kolaydır, kitap okumak zordur. Düşünelim, Khaled Hosseini’nin “Uçurtma Avcısı” kitabını okuyan bir insan ile aynı kitabın filmini seyreden bir insan acaba aynı derinliğe mündemiç olmuş mudur? Slovaj Zizék, sinemayı insanların dertlerini, hikâyelerini ve fantezilerinin anlatıldığı psikologun koltuğuna benzetir.Sanıldığının aksine sinema insanın hayâl dünyasını kısıtlar. Bu yüzden Hz. Hamza denince birçok kişinin aklına Çağrı filmindeki Anthony Qinn gelir. Çünkü filmi izleyen bir insan, yönetmenin hayâli üzerinden ancak hayâl kurabilir. Ya da başka bir ifadeyle yönetmenin açtığı pencereden ancak dış dünyaya bakabilir. Yahya Kemal’in “İnsan âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar” sözü ile Einstein’ın “Hayal gücü bilgiden daha önemlidir” sözü bu bakımdan değerlendirilebilir. Oysa felsefe varoluşu itibariyle bundan bağımsızdır. Felsefesiz sinema, Cemil Meriç’in tercüme eserler için kullandığı ‘silik fotoğraf’ teşbihi ile tanımlanabilir. Sinemasız felsefe ise ‘hareketsiz bir fotoğraf’ karesi gibi durağandır.

Felsefenin sineması, dışarıdan suyun içindeki bir cisme bakmak gibidir. Dışarıdan suyun içindeki cisme baktığınızda, cismi olduğundan yakın yerde görürsünüz. Sinemanın felsefesi ise suyun içinden dışarıdaki bir cisme bakmak gibidir. Suyun içinden dışarıdaki bir cisme baktığınızda, cismi bulunduğu yerden daha uzakta görürsünüz. İki durumu birleştirdiğimizde şunu görürüz: Ne felsefe ne de sinema hakikatin kendisi değildir. Verdiğim örnekten gördüğünüz üzere, genelleştirme yapmamakla beraber, biri hakikati yaklaştırmaya diğeri ise uzaklaştırmaya meyyaldir. Felsefenin en menfi yönü ise düşünmeyi araç olarak değil de amaç olarak kullanmaya çalışmaktır. Aristotales’in ‘Zoon Politikon’ yani ‘siyasal canlı’ kavramsallaştırması, Fârâbi’de benzer olarak ‘Politik bir canlı’ karşılığını bulur. Bugün felsefenin de sinemanın da daha baskın olarak ‘politik bir canlı’ tarafı olan insanlarca bir amaç uğruna kullanıldığını görmekteyiz. Yani felsefenin hikmet, sinemanın ise ibret tarafına dikkatlerin yoğunlaşması engelleniyor. Bu nedenle elimizde hikmetsiz ibret, ibretsiz hikmet kalıyor. Hikmet testiye, ibret çamura benzer. İbret pişmediği sürece hikmete ulaşamaz. Hikmetle felsefeye, ibretle sinemaya yolculuk yapabilmemiz dileğiyle diyelim.

Selâm ve dua ile…

Yusuf Bilâl AYDENİZ

05.01.2017

1* Yâsîn 69

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here