Köşe Yazarı Vehbi Kara’nın Ayasofya Yazıları

0
108

Ayasofya Dergisi olarak Akit Yazarı Vehbi Kara’nın Ayasofya konulu bazı yazılarını takipçilerimizin ilgisine sunarız..


 

Bekleyin Gençler Biraz Daha Rahmet Yağsın Sel Yakındır

Necip Fazıl bize şöyle demişti “Gençler, bugün mü, yarın mı, bilemem! Fakat Ayasofya açılacak. Türk’ün bu vatanda kalıp kalmayacağından şüphesi olanlar, Ayasofya’nın da açılıp açılmayacağından şüphe edebilirler. Ayasofya açılacak. Hem de öylesine açılacak ki, kaybedilen bütün manalar zincire vurulmuş masumlar gibi onun içinden fırlayacak. Öylesine açılacak ki, bütün değer ölçülerini, tarih hükümlerini, dünyalar arası mahsup sırlarını, her iş ve her şey hakkındaki gerçek miyarları çerçeveleyici bir kitap gibi açılacak.

Allah tarafından mühürlenmiş kalplerin mühürlediği Ayasofya, onların aynı şekilde mühürlemeye yeltenip de hiçbir şey yapamadığı, günden güne kabaran akanını durduramadığı ve çığlaştığı günü dehşetle kolladığı mukaddesatçı Türk gençliğinin kalbi gibi açılacak. Ayasofya’yı artık önüne geçilmez bu sel açacak. Bekleyin gençler… Biraz daha rahmet yağsın… Sel yakındır”.

Ne yazık ki henüz rahmetin bolca yağdığı, kalbimizin ferahla dolduğu günler gelmedi. Bu güne kadar seçim meydanlarında mangalda kül bırakmayan siyasetçiler bir türlü vaatlerini gerçekleştiremediler. Her gün yeni bir mazeret; seçim, referandum, CHP, AB, NATO, Rusya, ABD ve ne kadar karın ağrısı varsa, dile getirmekten bıkıp usanmadılar. Söylenen sözler verilen vaatler unutulup gitti.

Fakat biz bu onursuzluğu ve atalarımızın bize emanet ettiği Ayasofya’ya karşı işlenen cinayeti unutmadık, unutmayacağız da. Bana her gün “Sen Ak Parti’ye laf mı söylüyorsun? Cumhurbaşkanı Erdoğan’a nasıl itiraz edersin? Diye tehdit mesajları geliyor. Bu zavallılar akıllarınca beni korkutacaklarını zannediyorlar. Şunu bilsinler ki değil Ak Parti, kim gelirse gelsin yüzlerine Namık Kemal gibi haykıracağım “Bütün felek cefasın toplasın gelsin dönersem namerdim, vatan yoluna bir azimetten…”

Necip Fazıl gibi tekrar tekrar söylüyorum ki: “Âlemde cüceleşmiş devlerin, eski rollerini takınmasından daha çirkin bir tablo yoktur. Bizi bu hale getiren, annemizin cennet kokulu başörtüsünü sarhoş kusmuğuna bez diye kullanan, milli kültürümüzü çöplüğe ve milli iktisadımızı kumarhaneye çeviren, zekâmızı maymunlaştıran ve kalbimizi kanserleştiren, tarihi 129 yıllık olan bir cereyanın kendi öz evimizde, yüzümüze kapadığı oda, ruh ve mukaddesat odamız… Ayasofya budur.” Bunu anlamayıp hala yılda 200 milyon bilet geliri kazandığını söylüyorlar. Ayasofya’da put yokmuş. Resimler ve haç işaretlerine; bunlar kendi lisanlarında ne diyorlar acaba?

O turistlerden aldığınız haram para sakın “devletin iki yakasının bir araya gelmemesine” neden olan şey olmasın? Bu nasıl bir manevi çöküş ki o kutsal emanet olan Ayasofya’yı üç beş milyona feda edebiliyorsunuz. Şehitlerin kanı, ceddimizin gayreti böyle vefasız evlatlar için miydi? ’Tuh o asrın gayretsiz adamlarına!’ denildiği zaman, yüzümüze gelen tükürükleri nasıl sileceksiniz.
“Ayasofya, muayyen bir idare ve zihniyetin getirdiği, ruhi, ahlaki, içtimai, iktisadi, idari, siyasi felaketler eliyle Batı dünyasına takdim edilen hediye kutusu üzerindeki fiyonglu kurdeledir. Topyekûn şahsiyetlerini düşmana teslim edici böyle hediyeleri veren milletler, hediyeyi alanlar nazarında hakir ve zelildir. Ayasofya’yı kapalı tutmak, Allah’a sövmeye, Kur’an’a tükürmeye, Türk tarihini kabire atmaya, Türk iffetini kirletmeye, Türk vatanını satmaya eşdeğer bir suçtur” diyor Necip Fazıl. Hem de 50 yıl önce…

Bunları yazdığım zaman beni hükümeti eleştirmekten dolayı tehdit edenler olduğu gibi takdir ve tebrik edenler de var. İşte bunların bir kısmını dile getireyim ki bu asrın sağır kulakları çınlasın:

“İşte budur, dost acı söyler bu yazıdaki tüm eleştirilere katılıyorum. AKP’ ye oy verdim ama artık sorguluyorum. Çünkü eylem yok, söylem var. Her defasında devletin başındakiler, milleti oyalayıp duruyor. Kaldı ki bir dahaki seçimlerde başka partilere oy vermeyi düşünecek kadar bu basiretsiz icraatsızlıklardan bunalmış vaziyetteyiz. Milletin en büyük eleştirisi de bu; devlet sadece konuşuyor icraat yok özellikle dış politikada. Artık nerdeyse B.O.P için çalışıldığını düşünmeye başladım. Bu durum AKP’yi bitirir, Tayyip Beyi de bitirir. Çünkü sabrımız kalmadı. Seçimlere kadar icraat görmezsek işler değişir.”

Diğer yorumları da yazayım belki halk ile arasına kalın duvarlar ören hükümetin aklı başına gelir:

“Dedemin tapulu ganimetine ne yapacağımızı sana soracak değiliz”

“Ayasofya’ yı ibadete açan Fatih gibi biriydi, Abi sen bunu şimdi ki siyasetçilerden nasıl beklersin, her şeyin bir kaderi vardır, daha fatihler gelmedi bu ülkeye, faizle, repoyla, tahville, borsayla uğraşanlar o kutsal mekanı açmaya memur edilmezler!”

“Açın; yıllardır iktidardasınız elinizi mi tutuyorlar?”

“Fatih Sultan Mehmet Han’ın bedduası var. İstanbul’un sembollerinden biri. Camii’ye çevrilmesi gereken tarihi ve önemli bir yapı. Topraklarında bulunan bu yapıyı, zamanında İngilizler’in dayatmasıyla müzeye çevirdin. Yabancılar için ne kadar önemli olduğunu anla. Yabancıları kızdırmamak için de bugün Camii’ye çeviremiyorsun. Üzgünüm ama belki de hiç çeviremeyeceğiz. Çünkü Recep Tayyip Erdoğan’da ki mangal gibi yürek, ben de dahil olmak üzere hiçbirimiz de yok”.

“Belki 100 yıl için gizli bir anlaşma yapılarak Ayasofya müzeye çevrildi. Bu belki kısmı doğru ise 6 yıl sonra, 1923’te Ayasofya müze olmaktan kurtulacaktır. İki saf cemaat olacak mı, diye soranlara yazıklar olsun. Bu millet öncelikle Ayasofya’ya sonra Sultanahmet camisine akın edecektir. Caminin dolması değil, Fetih ve bağımsızlık sembolü olması önemlidir. Lozan’dan kalan gizli anlaşmaların bitmesi demektir. Fatih Sultan Mehmed Han, bedelini vererek Ayasofya’yı almış ve cami yapmıştır”.

“Fatih Sultan Mehmet’in tapulu malıdır. Çünkü o devirde fethedilen yerde yönetimin malı yönetime halkın malı halka geçerdi vakfedilirdi. Ayasofya’da kralın malıydı ve Fatih’e geçti. Fatih’te bir daha kapanmamak adına ve kapatana beddua ederek vakfetti. Açmak sorun değil, kimin için açılacağı sorun. Adam cuma namazına bile gitmiyor ve açılmasın istiyor. Gayet normal”.

“Adnan Menderes açamamış, Özal açamamış, Erdoğan 15 yıl oldu açamamış, Demek ki bizi bunlar yönetmiyor aga”.

“Evet, Reisin Ayasofya konusunda pasifliğini anlamak mümkün değil. Bu kadar ehl-i dalalet birleşmiş, kendisini devirmeye çalıştıkları hengâmda neden açmaz anlamak mümkün değil! Bediüzzaman’ın dediği gibi “Halkçılar la ırkçılar birleşti seni devirmeyi çalışıyorlar âlem-i İslam namına endişe ediyorum” diyor rahmetli Menderes ‘e. Evet bizde endişe ediyoruz. Aç artık, kalksın üzerimizden Aziz Fatih’in bedduası; Reis!”

“Valla hocam sizi şimdi vatan haini ilan etmezler umarım aynı şeyleri biz söyleyip kardeşlerimizi uyarınca vatan haini oluyoruz da. Ayrıca her zaman dediğim gibi Ayasofya bir dayatmadır ve dayatmaya boyun eğmiş bir millet asla istiklalinden söz edemez vesselam”.

“Sizinle aynı fikirdeyim Vehbi Bey. Selamlar, sevgiler”.

“Yol yapımında asfaltın sağlam olması için ağırlık aracı gezdiriyor. Galiba üzerimizden böyle bir şey geçti ki kalkmak biraz zor oluyor”.

“Kesinlikle açılmalı. Kimin malını kimden sakınıyorsunuz öz be öz bizim malımızı kullanamıyoruz. Ha bu arada sultanlarımız aynı zamanda roma imparatoru idiler. İnanmayan istiklal caddesindeki Ortodoks kilisesinin girişi üzerindeki mermeri okusun”.

“Vehbi Kara’ ya katılıyorum. İsabetli bir yazıdır. Erdoğan, Müslümanların önündeki engelleri kaldırıyor. Ayasofya’nın açılması belki ona, belki de ondan sonra gelene nasiptir, bilemeyiz. Bu hususta Erdoğan az icraat yapmadı. Ancak, zamanında camileri ahır yapan ve Müslüman olmayı yasaklayan CHP, Ayasofya’ ya da çok direnir; hâlâ oldukça gücü var çünkü. İktidar olamaz, ama Atatürk’ ü eleştirenin ocağına incir ağacı dikmeye devam eder. Unutmayalım CHP; İslam’ı ortadan kaldırmak için vardır”.

“Ayasofya açılmadan önce Ayasofya da namaz kılacak şuurlu ihlaslı ve tahkiki iman ehli cemaatlerin olması, Ayasofya’nın açılması kadar önemlidir diye düşünüyorum”.

“Allah razı olsun. Yetkililere de Allah basiret ve cesaret ıhsan etsin. Allah hakkı söyleyen kalemine kuvvet versin”.

İşte bunlar Ayasofya ile ilgili olarak bana destek olan okuyucularımın sadece bir kısmının gönderdiği yazılar. İnşallah yöneticilerimiz halkın bu derinden gelen güçlü sesine kulak verir. Yazımıza Arif Nihat Asya’nın “Mahzun Ayasofya” isimli dokunaklı şiiriyle son verelim:

Ulu mabed, neye hicrana büründün böyle,

Fatih’in devrini bir nebzecik olsun söyle!

Beş vakit loşluğunda saf saftık,

Davetin vardı dün ezanlarda,

Seni ey mabedim utansınlar,

Kapayanlar da, açmayanlar da!


 

 

Utansınlar Ey Ayasofya Seni Kapayanlar da Açmayanlar da

Bediüzzaman Said Nursi, Necip Fazıl Kısakürek, Arif Nihat Asya, Ziyad Ebüzziya, Fahir Armaoğlu, Türk Milliyetçiler Derneği, N. Yıldırım Gençosmanoğlu ve daha nice zat Ayasofya’nın putlardan temizlenip ibadete açılması için gayret göstermiştir. Bunun önemini bilen siyasetçiler daima 29 Mayıs tarihinde gerçekleştirilen “Fetih şenliklerinde” Ayasofya’nın ibadete açılması ile ilgili vaatlerde bulunmuş halkımızın bu talebini yerine getireceğini söylemiştir.

Nitekim 2017 yılında Yenikapı’da yapılan “Fetih Şenliği” muhteşem bir katılımcı desteği ile yapılmış bende ailemle birlikte buna iştirak etmiştim. Fakat siyasetçilerin huyudur; işin ucunda bir parça sıkıntı görse anında verdiği sözlerden cayarlar. Hele hele konu Ayasofya olursa bir de bu camiyi kapatan M. Kamal olursa işler değişir. Birdenbire halkın tepkilerine karşı kör, sağır ve dilsiz bir durumla karşı karşıya kalırız.

Bakın bu durumu “Mahzun Ayasofya” isimli şiiri ile Arif Nihat Asya ve güzel dile getirmiş:

Ulu mabed, neye hicrana büründün böyle,

Fatih’in devrini bir nebzecik olsun söyle!

Beş vakit loşluğunda saf saftık,

Davetin vardı dün ezanlarda,

Seni ey mabedim utansınlar,

Kapayanlar da, açmayanlar da!

 

Bediüzzaman’da Ayasofya’nın bu halini görüp Adnan Menderes’e mektup yazar. Demokrat Parti’nin Ayasofya’yı açmasının elzem olduğunu söyleyerek şu tavsiyelerde bulunur:

“Ezan-ı Muhammedi’nin (asm) neşriyle Demokratlar on derece kuvvet bulduğu gibi, Ayasofya’yı beş yüz sene devam eden kutsi vaziyetine çevirmek serbestisini dindar Demokratlar ilan etmeli ve bu yaraya bir nevi merhem vurmalıdırlar…” Hatta bu sözünü kuvvetlendirmek için cesaret verici ve düşündürücü bir örneği vermekten kaçınmaz:

“Mesela Ayasofya Camii, ehl-i fazıl ve kemalden mübarek ve muhterem zatlarla dolu olduğu bir zamanda, tek tük, sofada ve kapıda haylaz çocuklar ve serseri ahlaksızlar bulunup Camiin pencerelerinin üstünde ve yakınında ecnebilerin eğlenceperest seyircileri bulunsa, bir adam o cami içine girip ve o cemaat içine dâhil olsa; eğer güzel bir sada ile, şirin bir tarzda, Kur’an’dan bir aşir okusa, o vakit binler ehl-i hakikatin nazarları ona döner, hüsn-ü teveccühle, manevi bir dua ile o adama bir sevap kazandırırlar. Yalnız haylaz çocukların ve serseri mülhidlerin ve tek tük ecnebilerin hoşuna gitmeyecek”.

Bu konuda Necip fazıl Kısakürek de çok değerli yazılar yazmış devrin yöneticilerini gayrete getirmeye çalışmıştır. 1965 yılında Milli Türk Talebe Birliği’nde düzenlenen konferansta şunları söyler:

“Âlemde cüceleşmiş devlerin, eski rollerini takınmasından daha çirkin bir tablo yoktur. Bizi bu hale getiren, annemizin cennet kokulu başörtüsünü sarhoş kusmuğuna bez diye kullanan, milli kültürümüzü çöplüğe ve milli iktisadımızı kumarhaneye çeviren, zekâmızı maymunlaştıran ve kalbimizi kanserleştiren, tarihi 129 yıllık olan bir cereyanın kendi öz evimizde, yüzümüze kapadığı oda, ruh ve mukaddesat odamız… Ayasofya budur.

Ayasofya, muayyen bir idare ve zihniyetin getirdiği, ruhi, ahlaki, içtimai, iktisadi, idari, siyasi felaketler eliyle Batı dünyasına takdim edilen hediye kutusu üzerindeki fiyonglu kurdeledir. Topyekûn şahsiyetlerini düşmana teslim edici böyle hediyeleri veren milletler, hediyeyi alanlar nazarında hakir ve zelildir. Ayasofya’yı kapalı tutmak, Allah’a sövmeye, Kur’an’a tükürmeye, Türk tarihini kabire atmaya, Türk iffetini kirletmeye, Türk vatanını satmaya eşdeğer bir suçtur.

Gençler, bugün mü, yarın mı, bilemem! Fakat Ayasofya açılacak. Türk’ün bu vatanda kalıp kalmayacağından şüphesi olanlar, Ayasofya’nın da açılıp açılmayacağından şüphe edebilirler. Ayasofya açılacak. Hem de öylesine açılacak ki, kaybedilen bütün manalar zincire vurulmuş masumlar gibi onun içinden fırlayacak. Öylesine açılacak ki, bütün değer ölçülerini, tarih hükümlerini, dünyalar arası mahsup sırlarını, her iş ve her şey hakkındaki gerçek miyarları çerçeveleyici bir kitap gibi açılacak.

Allah tarafından mühürlenmiş kalplerin mühürlediği Ayasofya, onların aynı şekilde mühürlemeye yeltenip de hiçbir şey yapamadığı, günden güne kabaran akanını durduramadığı ve çığlaştığı günü dehşetle kolladığı mukaddesatçı Türk gençliğinin kalbi gibi açılacak. Ayasofya’yı artık önüne geçilmez bu sel açacak. Bekleyin gençler… Biraz daha rahmet yağsın… Sel yakındır”.

Daha ne söylenebilir ki! İşin üzücü olan tarafı ise şudur. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Batı ile ilişkilerimiz hiçbir dönemde bu kadar çatışma halinde olmadı. Batılıların küstahlıkları şu yaşadığımız günlerdeki kadar aşağılayıcı bir şekilde cereyan etmedi. Bakın son birkaç ayda meydana gelen olayları saysam ne derece haklı olduğumu anlayabilirsiniz.

  1. Dışişleri Bakanı, Almanya’ya sokulmadı. Hollanda Büyükelçimize tacizde bulunuldu.  Kadın Bakan’a elçiliğimize gitme imkânı verilmediği gibi zorla alıkonularak sınırdışı edildi.
  2. Bu arada Yunanistan ve Almanya müttefik ilişkileri ve anlaşmaların aleyhine olarak darbeye karışan ve askeri araçlarla firar eden generaller dahil yüzden fazla askeri iade etmedi.
  3. İncirlikte bulunan askeri üs, darbe karargahı olarak kullanıldığı yetmiyormuş gibi istihbarat paylaşımları da verilmiyor.
  4. ABD, resmen terör örgütü olan PYD örgütüne ağır silah verme kararı alıyor, darbe yöneticisi ve terör örgütü lideri Gülen’i teslim etmiyor.
  5. Kıbrıs’ta Rumlar ENOSİS ile ilgili kanunu kendi Meclislerinden geçirdikleri yetmiyormuş gibi utanmadan masayı terk edip şımarıklığın dik alasını yapıyor. Yunanistan Ege’deki kayalıklara bayrak dikip Milli savunma bakanı aracılığı ile küstahlığa devam ediyor.

Bu maddeler saymakla bitmez. Hangi birisini yazacaksın ki. Peki, bu kadar ahlaksızca davranışa karşı yöneticilerimiz ne yapıyor? İşte zurnanın “zırt” dediği nokta budur.

Ne yazık ki Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere hükümetimiz ürkek ve çekingen politikalar ile durumu idare etmeye çalışıyor. Hâlbuki ülkemizin onurunu koruyacak, izzetli ve haysiyetli bir politika uygulaması halkımızın beklentisidir.

Bugüne kadar seçimdi, referandumdu daha nice mazeretlerle halkımızdan süre istendi. Halkımız da kendilerine istediği her şeyi verdi. Seçimde tek başına iktidar olmaya yetecek kadar bir destekle birlikte referandumda “evet” oyu vererek “yeter ki icraat yap” diye yetki verdi.

Şimdi Erdoğan Ak Parti Genel Başkanı da olacak. Bundan daha fazla ne yapılabilir ki? Yetki ise yetki, makam ise makam, çoğunluk ise her yerde icraat yapabilecek bir imkân.

Gelin görün ki, müthiş bir ürkeklik, çekingenlik ve pısırıklık almış başını gidiyor. Bir araştırmacı Süleyman Yeşilyurt, daha önce ödül verilerek onurlandırıldığı halde 10 yıl önceki M. Kamal hakkındaki yazılarından dolayı hapse atılıyor. Bu konuda program yapan Mustafa Armağan ve Yavuz Bahadıroğlu hakkında soruşturma açılıyor, çalıştığı kurumlara ağır para cezaları veriliyor.

Hepsinden daha acısı ise Başbakan Yıldırım, dolmuşa binip dolduruşa gelerek “asarım, keserim” nutukları ile onurlu ve hürriyetçi yazarlar hakkında kanuni takip başlatıyor.

Bu kadar ahlaksızca muamele yapılırken karşı duruş ve izzetimizi koruması gereken Cumhurbaşkanı ve Başbakan akıl almaz bir biçimde safını değiştirmeye başlıyor. Bırakın Ayasofya’yı putlardan temizlemeyi “Atam sen kalk ben yatam” nutuklarını daha fazla söylemeye başlıyor.

Elbette bu yapılanlar halkımızın vicdanında derin yaralar açmaktadır. Siyasetin ustalık döneminde karşımıza bu şekilde çıkmamaları gerekirdi. Biz ancak makale yazarak yapılanları üzülerek takip ettiğimizi söyleyebiliyoruz. Fakat Allah, zerre kadar dahi olsa iyi ve kötü işleri görüyor ve biliyor. Elbette bunun karşılığını da verir. Bu dünyada olmasa ruz-i mahşerde karşılıksız kalmaz.

İnşallah bu yazıdan ders çıkarılır da halkın beklentilerine bir cevap verilir. Yoksa 2019 seçimlerinde başarı bir hayal olur. Eğer bu seçimleri de kazanmak istiyor iseniz halkımızın vicdanından yükselen seslere kulak vermelisiniz, vesselam…


 

Ayasofya’nın Tam da Fetih Zamanıdır

Bu kahraman milletin ebedî bir medar-ı şerefi ve Kur’ân ve cihat hizmetinde dünyada pırlanta gibi pek büyük bir nişanı olan Ayasofya yeniden fethedilmek zorundadır. Fetih; Arapça bir kelime olup “İslam’a açmak” anlamına gelir. İşte şanlı ecdadımızın kılıçlarının pek büyük ve antika yadigârı olan Ayasofya Camii’ni açmak zamanı gelmiş de geçmektedir.

Yunanlılar kahpeliklerini tekrar göstererek Cumhurbaşkanını öldürmeye azmetmiş haydutları Türkiye’ye iade etmeyerek okkalı bir tokadı hak etmiş durumdadır. Eğer bu tokat vurulmaz ise yol olur hatta iki ülke arasındaki ilişkiler onarılamayacak bir seviyeye gelecektir. Türkiye’nin utangaç dış politikası Yunanistan’ı şımartmıştır. Her türlü terör örgütünü barındıran besleyip terör yapması için Türkiye’ye gönderen bu ülkenin şiddetli bir şekilde cezalandırılmaması işte günümüzdeki gibi büyük rezaletlere yol açmaktadır.

Yetmedi ABD Başkanı Trump, 7 Müslüman ülkeden gelen insanları kapı dışarı etme kararı aldı. Bu küstah ve pervasız politikalara karşı utangaç cici çocuk tutumu ile bir yere varmak mümkün değildir. ABD, terör örgütü PKK’yı en gelişmiş silahlarla desteklediği yetmiyormuş gibi FETÖ örgütünün elebaşı Feto’yu teslim etmeyerek zaten çizmeyi çok aşmıştı.

Ayasofya’nın cami olmaktan çıkarılması ABD’deki Bizans Enstitüsü (the Byzantine Institute of America) adlı kurumun çalışmaları sayesinde olmuştur. Bu sistemli ve kasıtlı yıkım, İstanbul’un tekrar İslam başkenti olmaması için atılmış en önemli adımlardan bir tanesidir.  1931’de Dumbarton Oaks Alan Komitesi, o yıllardaki girişimleriyle 500 yıla yakın cami olarak kullanılan İstanbul’un fethinin sembolü olan Ayasofya’yı puthaneye çevirmeyi başarmıştır. Bu kapsamda yapılan çalışmaları K. J. Conant, W. Emerson, R. L. Van Nice, P.A. Underwood, T. Whittemore, E. Hawkins, R. J. Mainstone and C. Mango gibi şahıslar yönetmiş devrin yöneticileri de bu İslam düşmanı kişilere destek olmuştur.

Ayasofya’da çalışmalarda bulunmuş diğer isimlerden, F. Dirimtekin ve A. Çakmak gibi yerli işbirlikçiler ve Kamal Atatürk de büyük gayret göstermiştir. Yaptıkları ile övünebilirler zira aradan 80 yıl geçtiği halde şanlı ecdadımıza karşı işlenen bu cinayete bütün devlet yöneticileri sessiz kalmıştır.

Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan ise bu konuda kendisini ısrarla bu hayırlı işi yapması için teşvik edenlere karşı kaçamak cevaplar vermek durumunda kalmıştır. “Cemaat önce Sultanahmet’i doldursun sonra bakarız” diyerek kaçamak bir cevap vermiştir. Halbuki Cuma namazlarına gelenler bilir ki Sultanahmet Camii ağzına kadar dolmakta, iğne atsan yere düşecek kadar bir boşluk dahi bulunmamaktadır. Fakat bu gerçeklerden habersiz olan Erdoğan, bir kısım bürokrat ve danışmanlarının dolduruşuna gelip dolmuşuna binerek utangaç lider elbisesini giymeye devam etmektedir.

Artık yeter! Onurlu bir siyasete ve sözünün eri bir lidere çok ihtiyacımız var. Kanlı katillere ev sahipliği yapan Yunanistan’a ses çıkaramayan, ABD’nin küstah ve arsız politikalarına ve Müslümanları aşağılayan söylemlerine çıt çıkaramayan bir lider ülkemizi 2023 yılı hedeflerine taşıması söz konusu olamaz. Osmanlı’nın onurlu devlet adamlarını günümüze taşıyacak kadar mert, haysiyetli ve sağlam duruşlu karizmatik liderlere ihtiyacımız var. Demirel, Ecevit ve daha nice kaypak ve omurgasız politikacılardan usandık artık. Konuştuğu zaman boş nutuk atıp hamasi söylemlerle günü idare eden, şiirler okuyan devlet adamları istemiyoruz. İslam’ın ve ülkemizin onurunu ve haysiyetini parlak bir şekilde taşıyacak hamiyetli yöneticiler istiyoruz.

Bediüzzaman Said Nursî’nin Ayasofya ile ilgili hassasiyeti ve Ayasofya’nın tekrar ibadete açılması noktasındaki ısrarını herkes çok iyi bilir. Menderes, bunu kabul etmediği için hain bir darbe ile görevinden indirilmiştir. Hâlbuki Bediüzzaman’ın tavsiyesini dinleseydi ne iyi olurdu. Allah, rahmet eylesin…

Ayasofya konusu bu vatan gençlerinin her zaman gündeminde olmuş ve Ayasofya’nın ibâdete açılması konusundaki hassasiyetlerini daima gündeme taşımışlardır. Elbette bu hassasiyetin çok önemli sebepleri vardır. Çünkü Ayasofya fethin sembolü ve İslâm’ın fütûhatının alemi (göstergesi) hükmündedir. Özellikle Ayasofya’nın kapatılarak müzeye çevrilme zamanı da, dikkate alınması gereken ehemmiyetli bir devrin başlangıcıdır. Bu tarihten itibaren camiler satılığa çıkarılmış ecdat yadigârı her şey talan edilmiştir.

Ayasofya’nın tekrar fethedilmesi bir devrin kapanıp yeni bir devrin açılması zamanını göstermektedir. Türklerin İslam birliği ve liderliği için yeniden sahneye çıktığına işaret eder. Bu tarihten itibaren tahrif edilmiş Hıristiyanlık, özüne dönerek bir nevi İslâmiyete inkılâp edecek, Kur’ân’a iktida edecektir. İşte o zaman din-i hak bu iltihak neticesinde büyük bir kuvvet bulacaktır.

Ayasofya, İstiklal Savaşında direnişin sembolü olmuştur. İşgal kuvvetleri Ayasofya’ya sokulmamış vatanın kurtarılması için gösterilen azim ve kararlılık bu suretle işgal kuvvetlerinin hafızasına kazınmıştır.

Bediüzzaman’ın hayatında da Ayasofya’nın önemi çoktur. Ayasofya Camii’nde namaz kıldığını eserlerinden anladığımız gibi verdiği örneklerde de bu hususa çok dikkat çektiği görülmektedir. Bediüzzaman, 1907’de İstanbul’da bulunduğu bir zamanda Ayasofya Camii’nden çıkıldıktan sonra devrin en önemli şahsiyetlerinden biri olan Şeyh Bahît Efendi ile münazara yapmıştır. Yine Ayasofya Camii’nde namaz kıldığı, hatta elli bin adama takdir ile nutkunu dinlettirdiği de bilinen bir hatıradır.

Ayasofya’nın Risale-i Nur Külliyatı’nda bir çok meselenin anlaşılmasında örnek verilen bir yönü vardır. Kısaca; “Ayasofya Câmii, ehl-i fazl u kemâlden mübarek ve muhterem zâtlarla dolu olduğu bir zamanda…”, “Ayasofya gibi kubbeli bir camiin kubbesindeki taşlarını durdurmak vaziyeti…”, “Ayasofya’nın bânisi inkâr edildiği takdirde”; “Ayasofya Câmiinde elli bin adama takdir ile nutkunu dinlettiren bir adam”, “Ayasofya Câmiinde meb’usana hitaben feryad ettim.”, ve “Sonra gider.. Ayasofya gibi gayet muazzam bir câmiye, Cuma gününde dâhil olur.” gibi örneklere sık sık rastlanmaktadır.

Ayrıca Bediüzzaman; Ayasofya mevlidinde ve Ayasofya’da, Bayezid’de, Fatih’te, Süleymaniye’de geniş bir ulema ve talebeye hitaben çeşitli nutuklar ile şeriatı ve Meşrûtiyeti izah etmiştir. 31 Mart hadisesinde Ayasofya’da nutuk söyleyerek yatıştırıcı bir rol oynamıştır. Görüldüğü gibi Bediüzzaman Said Nursî, Ayasofya’yı defaatle “Ayasofya Camii” olarak ifade etmiştir. Ayasofya’nın tekrar ibadete açılmasını özellikle hürriyetçi siyasetçilerden talep etmektedir. Hatta Adnan Menderes’e bu talebini mektuplarla iletmiştir. İşte o mektuplardan bir tanesi şudur:

“Adnan Menderes’e gönderilmek niyetiyle evvelce yazılan içtimâî hayatımıza ait bir hakikatin haşiyesini tekrar takdim ediyoruz:

Eskilerin lüzumsuz keyfî kanunları ve sû’-i istimalleri neticesinde, belki de tahrikleriyle zuhur eden Ticanî meselesini dindar Demokratlara yüklememek ve âlem-i İslâm’ın nazarında Demokratları düşürmemenin çare-i yegânesi kendimce böyle düşünüyorum: Ezan-ı Muhammedî’nin (asm) neşriyle Demokratlar on derece kuvvet bulduğu gibi; Ayasofya’yı, beş yüz sene devam eden vaziyet-i kudsiyesine çevirmek ve halen İslâm’da çok hüsn-ü tesir yapan ve bu vatan ahalisine âlem-i İslâm’ın hüsn-ü teveccühünü kazandıran, yirmi sekiz sene mahkemelerin muzır cihetini bulamadıkları ve beş mahkeme de beraetine karar verdikleri Risale-i Nur’un resmen serbestîsini dindar Demokratlar ilân etmeli ve bu yaraya bir nevi merhem vurmalıdırlar. O vakit âlem-i İslâm’ın teveccühünü kazandıkları gibi, başkalarının zalimane kabahatleri onlara yüklenmez fikrindeyim. Dindar Demokratlar, hususan Adnan Menderes gibi zâtların hatırları için, otuz beş seneden beri terk ettiğim siyasete bir-iki saat baktım ve bunu yazdım”

Ayrıca 1950’den sonraki döneminde Bediüzzaman’ın Ankara’ya gelişlerinin altında yatan mühim sebeplerden birinin de yine Ayasofya’nın ibadete açılması olduğunu aşağıdaki mektuptan anlıyoruz:

“Ankara’ya bu defa geldiğimin mühim bir sebebi, İslâmiyet’e ciddî taraftar Dahiliye Vekili Namık Gedik’i görmek ve İslâmiyet’in kahramanı olan Adnan Bey’e ve Tevfik İleri gibi mühim zatlara bir hakikatı söylemektir ki:

“Hem Demokrat’a Ezan-ı Muhammedî gibi çok kuvvet vermek ve Risâle-i Nur’un neşrine müsaadesi gibi çok taraftar olmak ve âlem-i İslâm’ı, hattâ bir kısım Hıristiyan Devletlerini de memnun etmek için, Ayasofya’yı müzahrefattan temizleyip ibâdet mahalli yapmaktır. Ben ise; bu mes’ele için, otuz sene siyaseti terk ettiğim halde, bu nokta hatırı için Namık Gedik’i görmek istedim ve geldim. Adnan Bey, Namık Gedik ve Tevfik İleri gibi zâtların hatırı için başka yere gitmedim.”

Öyleyse, ey Cumhurbaşkanı ve Başbakan! Geliniz, İstanbul’un fetih sembolü, Fatih’in emaneti ve Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin en ehemmiyetli hedeflerinden biri olan Ayasofya’yı ibadete açınız ve bu şerefle yâd olunuz. Ayasofya’nın hicap perdesini yüzünden kaldırınız ve bu kahraman milletin ebedî bir medar-ı şerefi, Kur’ân ve cihat hizmetinde dünyada pırlanta gibi pek büyük bir nişanı ve kılıçlarının pek büyük ve antika bir yadigârı olan Ayasofya Camii’ni hak ettiği hürriyetine kavuşturunuz. Böylece Ayasofya’yı müzahrefattan temizleyip ibâdet mahalli yaparak Bediüzzaman’ın da bir müjdesinin tahakkukuna vesile olunuz, vesselam…


 

 

Ayasofya’nın Yeniden Fethedilmesi (1)

Özgürlük için uğraş vermek gerekiyor. Birkaç yıl önce MEMURSEN “başörtüsüne özgürlük” adı altında bir kampanya yapmış ve 12 milyon imza toplayarak hükümete sunmuştu. Hükümet bu kampanya ile bütün kamu kurumlarındaki başörtüsü yasağını kaldırmış yıllarca en büyük tepkiyi vermiş olan CHP dahi gıkını çıkaramamıştı.

Buna benzer şekilde şimdi Ayasofya için uğraş vermek gerekiyor. Çünkü hükümet bu konuda son derece çekingen davranıyor. “Dünya beşten büyüktür” diyerek âleme meydan okuyan ve kafa tutan Cumhurbaşkanı Erdoğan dahi bu konuda politik davranıyor. Devamlı topu taca atıp gerekli gayret gösterilmiyor.

Önümüzde 29 Mayıs Fetih kutlamaları var. Bakalım hangi yüzle bu kutlamaları yapacaklar. Ayasofya puthaneye çevrilmiş, Fatih Sultan Mehmet Han’ın vasiyeti ayaklar altına alınmışken hangi yüzsüz bu durumda tören yapacak; ben de merak ediyorum.

Hükümete 29 Mayıs gelince ciddi eleştiriler gelecek fakat sivil toplum kuruluşları bu konuda daha dikkatli olmalıdır. Eğer bu derece onursuz bir tören yapmayı göze alabiliyorlar ise buyursun yapsınlar. Bu imanlı ve İslam adına milyonlarca şehit vermiş vatan evlatlarının nefretine ve hakaretine uğrayacakları kesindir. Kendileri bilir…

Ayasofya varlığı bile kesin olmayan sahte bir kararname ile kapatılmıştır. M. Kamal bu fenalığı yaparken kimlere ne söz verdi bilinmez lakin 500 yıla yakın camii olarak muhafaza edilen bu eser şimdi vakfiyesindeki bedduaya rağmen kapalı tutulmaktadır.

Lozan’ın gizli maddeleri arasında Ayasofya’nın bulunması muhtemeldir. Zira İstiklal Savaşı yıllarında Ayasofya işgal kuvvetlerince kiliseye çevrilmek istenmiş buna karşılık caminin içi cephane ile doldurularak “eğer gücünüz yetiyor ise gelin yapın” denilerek başta İngilizlere gözdağı verilmişti.

Fakat hainler çoktur. Fatih’in emaneti olan bu Camiyi put haneye çevirmek olsa olsa Süfyan denilen ve Müslümanlara bir yılda vereceği zararı 300 yılda kimsenin vermemiş olduğu bu dehşetli şahısların işi olabilir.

Yeniçağ, Ayasofya’nın yeniden fethedileceği tarih ile başlayacaktır. Nasıl ki Sultan Fatih, İstanbul’u fethederek “yeniçağı” açmıştır. Malikiyet ve Serbestiyet asrı da denilen yeniçağ; Ayasofya’nın açılmasıyla başlayacaktır.

Ayasofya, Müslüman Türk halkının mukadderatına vurulan tasmanın manevi kilididir. O kilit kırılmadıkça, Asya’nın ve İslam’ın bahtı açılmaz. Ayasofya’nın açılması aynı zamanda serbestiyetin, meşveret ve şura’nın siyasi hayatımızda hakiki bir esas olmaya başlayacağı dönemin kilididir.

O kapalı olduğu sürece, Batının İslam dünyası üzerindeki baskısı devam ediyor demektir. İslam düşmanları Ayasofya’yı puthaneye çevirerek mühürledi ve bunu kırmak sadece hükümetin değil hepimizin boynuna borçtur. Çünkü milletimizin beynini, istidadını ve fikrini bulandırıp İslam ile alakalarını kesmeye çalışmışlar. Askeri darbeler hep o iradenin yansımasıdır.

Ayasofya’nın Yeniden Fethedilmesi (2)

15 Temmuz 2016’da başaramadılar Elhamdülillah. Halkımız, o sevdayı tar umar etti. Tarihin nesnesi değil tarihin öncüsü olduğumuz 15 Temmuz 2016’da bir daha ispatlanmıştır. İşte mazlum milletlerin sesinin bizim sesimiz olduğu tekrar ispatlanmıştır.

Ayasofya bir semboldür ve bir gün mutlaka açılacaktır, ne mutlu o hizmeti yapan kişiye ve kişilere…

Hükümet; Ayasofya’nın açılması ilgili ciddi bir çaba göstermiyor maalesef. Bunların aklını başlarına getirmek için neler söylemeli acaba? Bu kadar yazı çiziye dağlar olsa parçalanırdı. Fakat yöneticiler; kör sağır ve dilsiz olarak karşımıza çıkıyorlar…

Bu hayırlı iş için bir bakanlar kurulu kararı yeterlidir. Mecliste kanun çıkarmaya dahi gerek yoktur. Çünkü sahte de olsa bakanlar kurulu kararnamesi ile müzeye çevrilmiştir.

Ayasofya’nın açılması vakti artık gelmiştir. Bundan korkmamak gerekir. Avrupa’dan bir itiraz sesi çıksa dünyanın dört bir tarafından bin tane taraftarlık sadası yükselecektir. Zaten Batılıların tepkisi, şu anda içinde bulunduğumuzdan daha fazla bir problem meydana getirmez!

Harikalar asrında yaşıyoruz bakın Bediüzzaman, nasıl ifade etmiş: “Eskiden beri Allah’ın adını yüceltmek, tek vücut olan İslam dünyasının bağımsızlığı ve bekası için kendisini feda etmeye görevli bilmiş, hilafete bayraktarlık etmiş bu İslam devletinin (Osmanlının) felâketi, İslam aleminin gelecektik saadetiyle telâfi edilecektir. Zira, şu musibet, hayatımızın abı hayatı olan uhuvvet-i İslâmiyyenin inkişaf ve ihtizazını (İslam kardeşliğinin yeniden doğup gelişmesini) harikulade tacil etti. Biz incinirken âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız üç gün ölümden sonra meydanda dirilenler var…” (Sünuhat)

Marmaray ve Avrasya tünelleri Camilerimizin siluetini bozmayacak şekilde denizaltından inşa edilmiş ve yeni tüneller daha açılmaya çalışılmaktadır. İnşaatı devam eden bu eserler 3 katlı tüp geçit ve Üsküdar yaya geçidi gibi dünyada örneği olmayan muhteşem eserlerdir.

Türkiye’nin büyüme ve kalkınma hızına paralel bir şekilde köprü inşaatları ihtiyacı karşılar mı bilinmez. Ben bunlarında yeterli olacağını zannetmiyorum. Zira yüksek kalkınma potansiyeli ve dinamik genç nüfusu ile daha çok camiler ve köprüler yapmamız gerekir kanaatindeyim. Çamlıca’da yapılan ve İstanbul’a İslam mührünün vurulduğu Cami ile birlikte hükümetimiz çok dua almaktadır. Ayasofya için de dua alacaktır. Rabbim bütün hayırlı ve güzel icraatlarında muvaffak kılsın.

Kıssadan hisse bu olmak gerektir ki; İslam’ın sanat eserleri heykeller değil, camilerdir, köprülerdir, kervansaraylar ve çeşmelerdir. Medeniyet heykeller dikerek zulüm ve cinayetleri taşlaştırarak, adeta halka meydan okumak, onların karşısında serfüru etmek yani boyun eğdirmek değildir. Osmanlı ve Selçuklu ecdadımız gibi insanların hayatını kolaylaştıracak şekilde camiler ve köprüler yapmak ve bunları korumaktır, vesselam…


 

 

Bakalım Hangi Babayiğit Ayasofya’yı Camiye Çevirecek?

Bugünkü şartlarda Ayasofya yeniden camiye çevrilse rahatlıkla referandumdan yüzde 75 “evet” oyu çıkar. Fakat görünüşte mangalda kül bırakmayan yöneticiler bu konuda inanılmaz bir cesaretsizlik örneği sergiliyor. Çocukları kandırır gibi; “Siz önce Sultanahmet camiini doldurun, sonra bakarız” gibi sözlerle İslam mukadderatı ile ilgili bu çok önemli hadiseyi geçiştirmeye çalışıyor.

Ayasofya’nın yeniden cami yapılması hem önemlidir hem de tehlikelidir. Bunu kabul ediyorum. Zaten başlıkla da “Her babayiğidin işi değildir” anlamını kastediyorum. Bunu ancak İslam için gözünü budaktan esirgemeyen kahraman vatan evlatları yapabilir. Her şeyi siyasi ve politik hesaplarla değerlendiren günü kurtarmayı amaçlamış devlet adamları için geçerli değildir.

Ne acıdır ki, kendi topraklarımızda, kendi tasarrufumuzda olması gereken bu sembol anlamı çok önemli konunun, dillendirilmesi bile güçtür. Çünkü Ayasofya sadece 500 yıllık bir cami değildir. Çok anlamları vardır. Bunlardan sadece birkaç tanesini sayalım.

  1. Ayasofya İstanbul’un fethinin simgesidir. İstanbul’un fethi Hz. Peygamberin (asm) senasına yani övgüsüne mazhar olmuştur. Bu övgüye mazhar olmuş parmakların sayısı kadar az insan vardır.
  2. Doğu Roma İmparatorluğu’nun yıkılışı ve yerine cihan devleti Osmanlı’nın geçmesi anlamını taşır.
  3. Ayasofya’nın yönetimi İstanbul’un, İstanbul’un yönetimi Türkiye’nin, Türkiye’nin yönetimi de İslam âleminin yönetimi anlamına gelir. Hilafetin yeri ve başkenti burasıdır.
  4. Ayasofya’nın idaresi hâlâ elimizde olmadığına göre yukarıdaki formülü tersten okuyarak yönetimin hala Müslümanlar elinde olmadığını söyleyebiliriz.
  5. Ayasofya’nın cami yapılmasını talep etmek yalnızca halkın ve İslam âleminin memnuniyetine sebep olmaz. Yeniden cami olarak açılması bunlardan çok daha fazla anlamlar taşır. Bir köşe taşıdır ve tarihin yeniden İslam lehine döndüğünü gösterir.
  6. İslam adına eğer bir suikasta maruz kalınsa dahi endişeye ve korkuya mahal vermemek lazımdır. Milyonlarla başın feda olduğu İslam için can vermek ruz-i mahşerde hiçbir dünya menfaati ile karşılanamaz.
  7. Bu mesele çok ciddi olmakla birlikte getirisi de bir o kadar risk almaya değecek kadar önemlidir. Türkiye’yi İslam âleminin sosyal, iktisadi, siyasi ve manevi merkezi haline getirecektir.
  8. Böylesine ülkemizin çıkarına olabilecek bir mevzuda sırf ecnebilerin takdirini kazanmak veya bunların şerlerinden korunmak için cerbeze yapıp topu taca atmanın âlemi yoktur.
  9. Açıkçası Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması demek İslam Medeniyeti’nin yeniden dünyayı şekillendirmeye başlaması demektir. Bu konunun önemini Avrupalılar biliyorlar lakin bizim yöneticilerimiz kafasını kuma gömen deve kuşları gibi hala anlayamamıştır.
  10. Bediüzzaman, Ayasofya’nın yeniden cami olarak açılmasını Hıristiyanlığın İslamiyet’e yeniden tabi olmasının işareti olarak yorumlamaktadır. Bu yüzden kendisi için devletten bir şey istememiş fakat Ayasofya’nın putlardan temizlenerek cami olarak açılmasını talep etmiştir.
  11. Kısaca böyle bir adım dünyadaki tüm dengeleri sarsacak öneme haiz bir gelişme olacaktır!

İstanbul’un fethiyle Ayasofya, camiye çevrilmiş ve 500 yıl cami olarak hizmet vermiştir. Kaldığı yerden hizmete devam etmelidir. Bu Müslümanların en doğal hakkı olduğu gibi bu vatan evladının ecdadına karşı saygısının da bir ifadesidir.

Türkiye’de yaşayan insanların sosyolojik yapısı göz önüne alındığında yeniden camiye çevrilmesi ile birlikte ne kadar doğru bir karar olduğu kısa zamanda görülecektir. Zira Batı dünyasına karşı manevi olarak ezilmiş ve her taraftan aşağılık kompleksine kapılmış bu coğrafya insanına; kendine güven ve çok büyük bir motivasyon kazandıracaktır.

Bunun tam tersi bir anlayışla Sultanahmet’te cami sıkıntısı olmadığı, Müslümanların çevre camilerde namaz kılma ihtiyaçlarını yerine getirebileceklerinden dolayı Ayasofya’nın müze olarak kalmasının gerektiği fikri yersiz ve tutarsızdır. Mesele sadece Ayasofya’da namaz kılma meselesi değildir. İslam âleminin geleceği açısından hayati derecede önemlidir.

Nasıl ki, “Taksim’e cami yapacağız” denildiğinde Gezi zekâlıların taşla, sopayla, sapanla bize saldırdıklarını görmüş memlekette kıyameti kopardıklarına tanık olmuştuk. Fakat 15 Temmuz Darbesi ile çıngar çıkarmaktaki maksadın iki ağaç ve cami olmadığını zaman bize çok açık olarak hatta eylemcilerin kendi sözleri ile göstermişti. Nitekim şimdi Taksim’e cami yapılıyor ve protestocuların ağzını bıçak açmıyor.

İşte aynen bunun gibi tarihi olarak ayağımıza gelen fırsatı değerlendirmeli derhal Ayasofya’yı yeniden feth etmeliyiz. Fetih açmak demektir, unutmayın.

Gezi zekâlı Avrupa meftunu zavallılar, kendilerine referandum öncesi cami düşmanlığı yapıyorlar dedirtmemek ve oy kaybına maruz kalmamak için dut yemiş bülbül gibi sessiz daha doğrusu kuzu postuna bürünmüş kurt gibi sinsi bir şekilde referandum sonrasını beklediklerini de bir kenara yazmak lazım.

Aynı bunun gibi hazır ABD’nin terör örgütlerini açıktan desteklemesi, darbeci Feto’yu teslim etmemesi, Müslümanlara vize yasağı koyması ve Halkbank yöneticisini tutuklayarak aleni bir şekilde ülkemize hakaret etmesi bu işi zorunlu kılmaktadır.

AB ile yapılan anlaşmaların hayasızca çöpe atıldığı bir hengamede Türk Diplomatlara tarihte görülmemiş bir biçimde hakaret edilip aşağılanması da işin cabasıdır. Yunanistan suikastçı askerleri vermeyerek yetmedi Kıbrıs’ta utanmadan “Enosis” isteyerek zaten çizmeyi aşmıştır. Şimdi saymadığımız daha nice kepazeliklere sadece nutuk atarak cevap verilmez. Ses getirecek eylemle karşılık verilmesi bu milletin onuru ve izzeti açısından önemlidir.

Devlete ve yöneticilerimize “ABD, Almanya ve Hollanda’ya savaş ilan edin” demiyoruz. Sadece hukukumuzu ve izzetimizi koruyun diye adeta yalvararak Ayasofya’yı açın diyoruz. Lakin sanki karşımızda “kör sağır ve dilsiz” yöneticiler var.

Bunun hesabı sorulur elbette. Kimse yaptıklarının yanlarına kar kalacağını zannetmesin. Hele bir referandum bitsin; ondan sonra gelin görün nasıl cevap verilecek. Tabii ölmez kalırsak… Şimdilik vesayet anayasasının birkaç maddesinden daha kurtulmak için referandumda “evet” diyerek sabrediyoruz. Fakat sonrasında çok incitici sözlere ve yazılara şahit olacaksınız. Özellikle “29 Mayıs İstanbul’un fethi kutlamalarının” Ayasofya açılmadığı için nasıl bir kepazelik olacağını, şimdiden hatırlatmayı bir borç biliyorum.

Hâlbuki hiç bunlara gerek kalmadan hem de şu bizi arkadan hançerleyerek yalancılıklarını ispat eden gâvurlarla aramız bozukken; Ayasofya meselesini de referandum öncesi yeniden camiye dönüştürsek ne olur?

Böylece bir taşla kaç kuş vuracaksınız. Bu yeniden camiye dönüştürme süreci; hiçbir zaman şimdiki kadar az acılı ve sancılı olmayacaktır.  Başka bir zamanda kat kat fazla bedel ödetirler. Fakat en az bedelle, biraz hamiyetle bu çok önemli fetih gerçekleştirilebilir.

İşin sonunda “Osmanlı Medeniyeti”nin “Batı Medeniyeti”ne, “Hilal”in “Haç”a ve adaletin zulme galebesi vardır, vesselam…

Vehbi Kara

Ayasofya Dergisi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here