Tarih ve Toplum Perspektifinden Türkiye’ye Bakış

0
108

Tabuta konmuş, kabre indirilmeyi bekleyen bir çağın düşüncesizlikten yağ bağlamış göbeğinde yaşıyoruz. Aldous Huxley, 20. yüzyılı ‘gürültü çağı’ olarak tanımlamıştı. Dünya savaşlarını, soğuk savaşı ve sivil savaşı bünyesinde barındıran 20. yüzyıl âdeta bir çığlık yüzyılıydı. Sezai Karakoç’un deyişiyle, “Geldik çağı gördük ve ürperdik.” gibi bir hâl içerisindeyiz. 21. yüzyıla baktığımızda, kapitalizmin bu çağın bayraktarlığını yaptığını görmekteyiz. Slovaj Zizék, kapitalizmin artık özgürlüğü kaldıramayacağını vurgular. Bana öyle geliyor ki, kapitalizm neredeyse doğal sınırlarına ulaşmış durumda. Yatay ve düşey düzlemde gidebileceği her noktaya temas etti neredeyse. Bu hususta İsmet Özel’in bahsettiği ‘özgür olmak ve hür olmak’ arasındaki farka dikkat çekmek yerinde olacaktır. Çünkü özgürlük İslâm terminolojisi ile anılırken, hür olmak Roma(Batı) medeniyeti ile anılmaya başlayan bir kavramdır. Dolayısıyla 21. yüzyıl insanı özgür değil, hürdür diyebiliriz. Ali Şeriati’nin deyişiyle, “Sorumluluk özgürlükten neş’et eder; insan özgür olduğu için sorumludur.” Bernham, 21. yüzyılda kapitalizmin sona ereceğini, yerini teknisyenlerin iktidarına bırakacağını söyler. Teknolojinin insan damarlarında dolaştığı çağımızda, teknisyen bir bakış açısı veya linç kültürünün ürünü diyebileceğimiz bir yaklaşım insanları sarmış durumda. Max Weber, kapitalizmin temel özelliğinin rasyonalite olduğu üzerinde durur. Yani modern insanların akıl ve mantık ile hareket ettiğini söyler. Seküler anlamda bu önümüzde doğru gibi görünse de uhrevî anlamda bahsedilen akıl ve mantığın bu olmadığını Kur’ân-ı Kerîm’de birçok âyette görebiliriz. (Yasîn 62, Sâffât 138, Enbiyâ 10…) Demek ki, gerçek akıl, kurnazlık yolundaki veya nefsin emrettiği yönde giden akıl değil, Allah’ın bize kalp ile birlikte tefekkürü emrettiği formdaki akıldır. Başka bir açıdan bakacak olursak, akıl kötülüğü emretmez, kötülüğü emreden nefistir. Çünkü tarihte akıllı davranan hiçbir topluluk yıkıcı veya yakıcı bir eylemde bulunmamıştır. İnsanların büyük hatalarından biri de aklı spiritüel(manevî) çizgiden temporal(maddî) çizgiye çekerek, yaptıkları yorum yanılsamasıdır. Bir benzetme yaparsak, tıpkı Türkçe’de “sağlamak” kelimesinin olumlu bir anlamı karşıladığı, “neden olmak” tamlamasının ise olumsuz bir anlamı karşılamasına rağmen, “sağlamak” kelimesini olumsuz bir anlama bağlamak, “neden olmak” tamlamasını ise olumlu bir anlama bağlamakta yapılan hatanın farklı bir versiyonu akıl ve nefis arasındaki olumlu/olumsuz yorumunda da yapılmaktadır.

Müslümanların 1648 Westfalya antlaşması ile 1815 yılında yapılan Waterloo Savaşı’nın nedenlerini ve sonuçlarını yeniden gözden geçirmeleri gerektiği kanâatindeyim. Çünkü bu antlaşma ve savaş, Batı’nın tarihinde önemli bir yer tutar. Batı’yı tanımak için bu iki meseleyi iyi bilmemiz gerekir. Biri tarihçiler tarafından modern tarihin başlangıcı olarak bilinir, diğeri ise 19. yüzyılın başlangıcı sayılabilecek bir olay hüviyetindedir. Bu iki vak’adan şunu anlayabiliyoruz. Batılılar birbiriyle içten içe savaşıyorlar, ardından bu savaşların kendilerine zarar verdiğini düşünüp tekrar uzlaşmanın yolunu arıyorlar. Uzlaştıktan sonra da topyekün müslümanlara saldırıyorlar. Bu saldırıların ağırdan ağıra alt zemini oluşturulup bir bahaneyle müslümanlara karşı uygulanıyor. Nitekim 1839’daki Tanzimat Fermanı da bu saldırıların ağırdan ağıra oluşturulduğu başat dönemlerden biridir. Müslümanların topraklarına saldırdıktan sonra da tekrar kendi aralarında savaşıyorlar. Ardından bir şekilde yine uzlaşmasının yolunu buluyorlar. I. Dünya Savaşı da böyledir, II. Dünya Savaşı da böyledir, I. Ve II . Körfez Savaşları da böyledir. Şu anda Ortadoğu’da yapılan savaşların akıbeti de böyle olacaktır. Müslümanlara düşen; akıllı ve kapsamlı bir strateji ile gizliden gizliye İslâm ülkeleri ile birlik olmaktır. Bu birlik çağrısı alenî şekilde değil, düşmanların anlamayacağı şekilde olmalıdır. Misal verirsek, Türkiye ile Mısır’ın liderleri ara ara basın önünde birbirini menfi anlamda eleştirmeli, ama arka planda ise birlik olmanın muhkem sütunlarını oluşturmalıdır. Bu günümüzdeki 57-58 İslâm ülkesinin çoğunluğunun içinde bulunduğu bir hareket şeklinde olursa başarıya ulaşılabilir. Neden gizli diyoruz? Çünkü alenî yapılan birlik çağrısı Batılı ülkeler tarafından bir ket ile durdurulmaya çalışılacaktır. Çünkü biliyoruz ki, harp hud’adır, yani hiledir. Bu hile tabii ki yakmak yıkmak anlamında değil, daha az zarar görmek ve vermek anlamındadır. Müslümanlar, Mâide sûresinin 32. âyetinde geçen “Bir insanı öldüren(haksız yere) bütün insanlığı öldürmüş gibidir, bir insanı dirilten bütün insanlığı diriltmiş gibidir” emr-i ilâhiyi de şiar einmiş kişilerdir. Ortadoğu’daki bu keşmekeş durumdan ABD’nin ve Rusya’nın zayıflayarak, Çin’in güçlenerek çıkacağına inanıyorum. Ve tarih tekrar tekürrür edecek. 639 yılında Kürşad ayaklanması olarak bilinen ve Kürşad ile birlikte 39 Türk’ün asıldığı Çinliler ile yapılan savaşın bir benzeri yaşanabilir. Bununla beraber, 751 Talas Savaşı gibi bir savaş da meydana gelebilir bana göre. Yani müslümanlar Çin’e karşı savaşacak ve müslümanlar Allah’ın izniyle parlak bir döneme girecekler.

Batılılar dünyevî anlamda üstünlüğü ele geçirdikleri ve medya gibi bir gücü elinde bulundurduğu için kendi reklâmını da yapıp kendini sürekli suret-i haktan göstermeye çalışmıştır. Tıpkı ‘Üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ olarak kastedilen Birleşik Krallık gibi. Oysa çevre tarihçisi olan Alfred Crosby’nin ironi ile söylediği gibi, “Üzerinde güneş batmayan imparatorluk esasen karahindiba imparatorluğudur.“ Başka açıdan baktığımızda güneşin(umudun) batmadığı tek medeniyetin İslâm medeniyeti olduğunu görebiliriz. Ziyaüddin Serdar, “İslâm medeniyeti, özünü hâlen muhafaza eden tek medeniyettir.” der. Abdurrahman Bistamî’nin deyişiyle, “Güneşin delile ihtiyacı yoktur.” Ya da Sezai Karakoç’un mükemmel ifadesiyle, “Hiçbir bâtıl din, her gün ama her gün, ortalık ışımaya başlarken, kurt kuş uykuda iken, insanı ayağa kaldırmaya cesaret edemez.

Peki bugün müslümanlar olarak neyi nasıl düşünmeliyiz? Öncelikle insanlığa yaraşır yeni bir eğitim sistemi, iktisadî sistem ve devlet düzeni kurmanın yolları aranmalıdır. Eğitimdeki yahudileşme temayülü ortadan kalkmadıkça, yani norm değiştirmedikçe formun değiştirilmesi bir anlam ifade etmeyecektir. Sözgelimi bugün Eğitim Bilimleri dersinde görüşleri takdirle ve hayranlıkla karşılanan düşünürlerin neredeyse hepsi yahudidir. Ve doğal olarak bu sistem insanlığa değil, bir zümreye hizmet edecektir, -ki ediyor. Beşerî ve uhrevî ilimlerin bir arada verilmediği bir eğitim sisteminde insanlık can çekişecektir. Faiz ve kredi ‘hayatın realitesi’ kılıfından çıkarılarak, insanları sömüren ve haksız kazanç sağlamaya ön ayak olan sistemin yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Karl Marx dahi ‘artık değer’ teorisini ortaya atarak bu durumu anlatmasına karşın, müslümanlar(iktisatçılar) bu teorinin de ötesine geçip misal olarak söylersem, Prof. Dr. Mete Gündoğan’ın bahsettiği ‘Borca Dayalı Para Sistemi(BDPS)’ veya ‘Kısmî Rezerv Sistemi(KRS)’ gibi öneriler göz önünde tutulmalıdır.

Devlet düzenine gelince… 16 Nisan’daki referandum sonucunda, milletimizce partili cumhurbaşkanı sistemi kabul edildi. Bu sonuçtan sonra, şu hususu hatırlatmakta fayda olduğunu düşünüyorum. Siyasetçilerin liyakat ile seçilmediği ve temsil ettiği millet gibi yaşamadığı, kendini milletten üstün gördüğü bir devlet sistemi çökmeye, çözülmeye mahkûmdur. Bu nedenle, siyasette aslolanın kişiler değil, aslolanın değerler olduğunu unutmamalıyız. Şerif Mardin’e atıfla, merkezdeki yöneticiler ile çevredeki yönetilenler arasında ayrışma geniş bir açıya sahip olmamalıdır. İslâm Medeni Hukuku olan Mecelle’den(18. madde) hareketle, insan haklarında ileriye giden sıkı bir kanunun gayesine ulaşamayacağını, insanların bu ağır hükümlerden dolayı hileye başvuracakları hükmünü çıkarabiliriz. Bu sebeple, kanunların insanlara uygulanabilirliği konusunda –düzenin sağlanması adına- dikkat edilmesi gerekir. Ez- Zencânî, Sultan Alâeddin Keykubat’a hitaben kaleme aldığı ‘Sultana Öğütler’ isimli kitabında, ahlâk kavramını ikiye ayırır. İlki, insanın doğuşundan gelen hasleti ve fıtratı; ikincisi ise sonradan kazandığı huydur. Ve ona göre sultan, sonradan gelen huyları ile fıtratındaki ahlâkı zenginleşirmeli, halka da bu ahlâkı yansıtmalıdır. Siyaset konusunu, İmam Ğazzâlî’nin tavsiyesiyle nihayete kavuşturalım: “Günlük siyaseti ayrıntılarıyla takip et, ama kararını küllî siyasete göre ver.”

Diğer bir açıdan baktığımızda bilgi, amel ve ahlâk ilişkisinden bahsetmek zorundayız. Ahmet Hamdi Tanpınar, “Türkiye’de nesillerin üst üste okuduğu beş kitap yoktur,” der. “Oku” emrini bile kulak arkası yapmak isteyen bizler, maalesef Tanpınar’ı haklı çıkarmaktayız. Sırf kitap okumak için uykusu geldiğinde ayaklarını soğuk suya koyup uykusundan feragat eden büyüklerimizi bizzarûre hatırlamak zorundayız. Eğer müslüman olmayan bir insan ya da müslüman davası gütmeyen bir insan bizden daha fazla kitap okuyorsa(kitaba ulaşmanın kolay olduğu bir çağda) bu durumdan hicap etmemiz lazım gelir. Kütüphanelerdeki kitap okuyan insan sayısını, kafelerde çeşitli oyunlarla ve içi boş muhabbetlerle vakti katleden insanların sayısına en azından yakın tutmak için mesai harcamalıyız. Bunun yanında bilginin amel boyutunu da gözden kaçırmamak gerekir. İmam Ğazzâlî, bildiğiyle amel etmeyen âlimi herkesi diktiği hâlde kendisi çıplak kalan iğneye benzetir. Hiç şüphe yok ki İslâm dini teorik ve pratikliği içeren bir dindir. “Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma” gibi absürt ifadeler müslümanların sözü olamaz. Nitekim Rabbimiz Saff sûresinin 2. âyetinde “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” buyurarak biraz önceki absürt ifadeyi yerle bir etmektedir. Ahlâk da müslümanların şiarıdır. Güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderilen aziz Peygamber’in ümmeti olan bir millet; kayıtsız, şartsız ahlâklı olmak zorundadır. Bana göre bugün eğer gayrimüslimler fevç fevç müslüman olmuyorsa, bunun en büyük sebeplerinden biri müslümanların genel olarak bir ahlâk anıtı olmayışı sebebiyledir. 29 yaşında müslüman olan Yusuf İslâm(Cat Stevens)’ın “Ben Kur’ân’ı okudum müslüman oldum, ilk önce müslümanları tanısaydım asla müslüman olmazdım” sözü maalesef iddiamın en güçlü delillerinden biridir. Müslümanlar bilgi, amel ve ahlâk üçgenindeki altın oranını yakalamak zorundayız. Yoksa yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten korunmamız çok zor olacak. Müslümanlar mücadeleci bir yapıya sahip olmaları gerektiği hasebiyle çileli bir hayatı isyanla değil, aşk ile devam ettirmek zorundalar. Meister Eckhart’ın bir sözünü bu durumu anlatmak için kullanmam gerekirse; “Bakır, altın olana kadar huzursuzdur,” sözünü söylemem gerekir. Yine Nurettin Topçu’nun dediği gibi, “Çile Tanrı lokmasıdır hazır değilsen hazmedemezsin.“ Eğer ki, Halil Cibran’ın bahsettiği, “Ey kavmim! Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin,” duruma düşersek bu bizim için büyük bir talihsizlik olur.

Son olarak müslümanların hayatında olması gereken evliik bileşeninden bahsetmek istiyorum. Fitnelerin kendi sinsi ve öldürücü ağlarını ördüğü bir çağda, müslümanlar birlik, dirlik ve imanını kurtarmak/tamamlamak adına vakit geçirmeden, harama bulaşmadan evlenmek zorundalar. Evlilik mefhumunu yaşın, kariyerin, özgürlüğün, okulun vs. gibi bahanelerin arkasına atarak müslüman olarak dik durabileceğini sanan bedbahtlar yanılacaktır. Tarih bu örneklerle doludur. Eğer evlilik ilme gerçekten engel olsaydı, ilmin kapısı olan Hz. Ali evlenir miydi? Max Nordau ile Georges Sand gibi insanlar, evliliği kanunî bir fuhuşa benzeterek trajik bir hâle düşmüşlerdir. Bugün üniversite okuyan, ülkemizin geleceği dediğimiz gençlerimizin azımsanmayacak kısmı, evliliği zihinlerinde bertaraf ederek çeşitli bataklıklara saplanmış durumdalar. Bu gençlere sahip çıkmalıyız. Bilelim ki gençlerini evlendiremeyen bir millet ihyâ olamaz. Anne babalar, genç çocuklarının evliliğini okulu kadar düşünemediği sürece, ahlâklı bir neslin inşa edilmesi adına bu memleketin mümbit toprağına tohum serpilmeyecektir. Her fırsatta dile getirdiğim hususu, bu yazının son cümlesi olarak tekrar ifade etmek istiyorum: “Bu yol Hira, Hatice ve Ebûbekir olmadan başarıyla yürünmez.”

Selâm ve dua ile…

Yusuf Bilâl AYDENİZ

27.04.2017

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here