Ümit, Coğrafya ve Farkındalık

0
82

Osho, bir kitabında “Mezara girmeden cesede dönüşme,” der. Bugün içinde bulunduğumuz çağda yaşıyor olmamızı nasıl ispat edeceğiz? Nefes almak, bisiklet sürmek veya kahvaltı yapmak, yaşıyor olmamız için yeterli bir gerekçe olacak mı? Annesini kaybettikten sonra Yenikapı’da bir kahvehaneye gidip kırk gün boyunca şiirler yazan Sezai Karakoç’un veya hanımını kaybettikten sonra Beyazıt Kütüphanesi’ne gözü yaşlı gidip teselli bulmaya çalışan Ferid Râgıp Tuncor’un sızısı hâlâ yaşıyor olmaların bir remzi sayılmaz mı?

Chuck Palahniuk, “Bütün umutlarınızı kaybetmek özgürlüktü” derken, Tolstoy, ‘İnsan Ne İle Yaşar’ isimli kitabında ümidin gücünden bahsetmiyor muydu? Ümidini kaybeden bir insan neyi arayacak ve seküler hayatın insan populasyonunu yok etmeye çalışıp fosilleştirmek istediği bir çağda hakikate nasıl erişecek? Rabbil âlemin, Yûsuf sûresinde Müslümanlara hitaben “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin” demiyor mu?

Şüphesiz yaşadığının farkında olma ile ümit, merkezi çakışık dişliler gibidir. Yarıçapları(boyutları) ne olursa olsun, dönme yönleri(hakikate çevrilme) aynıdır. Buradan anlıyoruz ki, insan ümitli olduğu sürece yaşadığının farkında olur. Dünya savaşlarını en ağır şartlarda geçirmiş bir ülkenin çocukları, sayıları az da olsa, kaybetmedikleri ümitleri sayesinde yaşadıklarının farkına varıp tekrar gelişme sürecine girdiler.

1976 yılındaki Seattle Olimpiyatları’nda 9 engelli insanın yarışmak için hazır bulunduğu ve yarışmanın başlamasından kısa bir süre sonra, yarışmacılardan birinin tökezleyip yere düşmesi sonucu ağlaması, diğer yarışmacıların da geri gelip yere düşen arkadaşlarını kaldırması ve bitiş çizgisine beraber gelmeleri yaşadığının farkında olan insan hasleti değil midir? Ya da fotoğrafçı Kevin Carter’ın Sudan’da açlıktan ölmek üzere olan küçük bir kız çocuğunun yanına gelen akbaba ile fotoğrafını çekip o küçük kıza yardım etmemesi ve gerekçe olarak da kendisini yardım görevlisi değil, fotoğrafçı olarak ifade etmesi yaşadığının farkında olan bir insanın cümleleri midir?

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yerinde deyişiyle, “Modern hayat, ölüm düşüncesinden uzaklaşmayı emreder.” Ancak, ölüm düşüncesinden uzaklaşmayı emreden bu hayat tarzının normal koşullarda ümit vaat etmesi gerekirken, tam aksine ümitten de uzaklaşmayı emretmektedir. Belki de bu nedenledir ki, mezarlıkların şehrin dışına yapılması reva görülüyor. Bereketsizliği alnından belli olan modern hayat, insanın farkında olmadan yaşayıp salla pati bir zihin algısıyla olaylara bakmasını aşılıyor.

Farkında olmak yolda olmak demektir. Yolda olanlar ümitli insanlardır. Sarp yokuşu aşmaya çalışan bir alpinist gibi kararlıdırlar. Teoman Duralı, bu bakımdan ‘köprü kurmak’ tamlamasına karşı çıkar. Çünkü köprünün sabit olduğunu, oysa olması gerekenin ise hareket, yani yolda yürümek olduğuna dikkatimizi çeker. Medeniyeti bir bebek olarak düşünürsek, bu medeniyeti büyütecek olan farkındalık ruhuna sahip olanlar veya Nurettin Topçu’nun deyişiyle ‘iradenin davasına’ sahip olanlardır.

Albert Eınsteın, bilgi ve hayâl dolayısı ile ümidi daha çok akıl ile açıklamaya çalışırken, Yahya Kemal ise bilgi ile hayâli ümit/gönül perspektifinden açıklamaya çalışır. Zira “Aheste çek kürekleri mehtap uyanmasın” mısraı bu açıklamaya misal teşkil etmenin yanı sıra farkındalığın çok ötesine götürür. Bu mısraı bana şunu hatırlatır: Sultan II. Abdülhamit’in İstanbul’dan Medine’ye tren yolu yaparken, Peygamber Efendimiz(s.a.v)’in ruhaniyetini rahatsız etmemek için tren istasyonunu Kubbe-i Hadrâ’dan takriben 2 km uzağa yaptırmış ve Medine sınırları içinde bulunan raylardan geçen vagonların gürültü çıkarmaması için rayları keçe ile kaplamıştır.

Yaşadığının farkında olan insanlar İslâm’a ve vatanına hem teorik olarak hem de pratik olarak hizmet eden insanlar değil midir? Namık Kemal, bir şiirinde “Ölürsem görmeden millette ümid ettiğim feyzi/Yazılsın seng-i kabrime vatan mahzun, ben mahzun” dememiş miydi? Bu mısraılar, âmâ olmuş zihinleri billûrlaştıran mısraılardır. Yaşadığı coğrafyaya hizmet etmeyen bir insan insanlıktan ne ölçüde nasibini almıştır? Elbette ki vatan sevgisini pozitivist bir yaklaşım ile değil, müslüman kanıyla yoğrulmuş bu topraklardaki din-i mübinin nesillere aktarılması sürecindeki inşa ve ihya duygularından bahsediyoruz. İbn Haldun’un “Coğrafya kaderdir” sözünü unutmadan diyelim ki, farkındalık coğrafyanın ilmi, ümit ise coğrafyanın amelidir.

Selâm, muhabbet ve dua ile…

15.05.2017

Yusuf Bilâl AYDENİZ

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here